Block title
Block content

"İnsan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde sermayesi hiç hükmündedir." cümlesini açar mısınız? Çünkü başka yerlerde Üstadımız insanı "eşref-i mahlukat, halife-i ruy-i zemin" olarak tarif ediyor. Arada, nasıl bir ilgi vardır?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bir mahlukun şerefi onda tecelli eden isimlerin çokluğu ve tecelli mertebesindeki ziyadelikle ölçülür. Yani, bir varlık ne kadar çok esmaya ne kadar ileri derecede mazhar olmuşsa kıymeti ve şerefi o kadar fazla olur. Bu genel hükümdür. Ayrıca, insanın kendi iradesini güzel ve hayırlı işlere yönlendirmekle kazandığı değerler ve şerefler vardır. O ayrı bir konudur.

Meseleye “esma” yönünden baktığımızda şunu görüyoruz: Ağaçlar taşlardan üstündür. Niçin? Onlarda yarım da olsa bir hayat olduğu ve o hayatın havadan, suya geceden gündüze kadar şok şeye ihtiyacı olduğu için. Bu ihtiyaçlarının görülmesi taşta tecelli etmeyen birtakım isimlerin tecellisiyle olur; Rezzak ismi gibi. Ve o ağaç bu tecelli ile bir şeref kazanır; taştan üstün olur.

Hayvan da ağaçtan üstündür, çünkü onun görmeye, işitmeye, yürümeye,.. ihtiyacı vardır. Ve bu ihtiyaçların görülmesiyle onda Basîr ve Semi’ gibi birçok isim tecelli eder ki bu tecelliler ağaçta görülmez. Ve hayvan bu yönüyle ağaçtan üstün olur.

İnsanda bütün esma tecelli ettiği için insan eşref-i mahlukat olmuştur. Bu isimler insan penceresinde üç gurupta ele alınıyor. Bunlardan birisi de esma-i İlâhîyeye “zıddiyet itibariyle” ayna olmak.

İnsan sonsuz acziyle sonsuz bir kudrete ayna olur, sonsuz ihtiyacıyla sonsuz bir rahmete ayna olur. Bu tecelliler, onun ruhunda Allah’a sığınma ve O’na hamd etme duygularını geliştirir. Diğer varlıklardan çok daha muhtaç ve aciz olduğu için, “İyyake na’büdü ve iyyake nestein” ile ders verilen ibadet ve istianeyi diğer varlıklardan çok daha ileri derecede ve çok daha şümullü bir manada icra edebilir.

“Evet, şu mevcudat, aynalardır. Fakat zulmet nura ayna olduğu gibi, hem karanlık ne derece şiddetliyse o derece nurun parlamasını gösterdiği gibi, çok cihetlerle zıddiyet noktasında aynadarlık ederler. Meselâ, nasıl ki mevcudat acziyle kudret-i Sânie aynadarlık eder, fakrıyla gınâsına aynadar olur. Öyle de, fenâsıyla bekasına aynadarlık eder.”(Mektûbât)

İnsanın sermayesinin hiç hükmünde olmasını Yirmi Üçüncü Söz'deki “fiil ve infial” meselesiyle birlikte düşünmek gerekiyor. Bir aynanın ışık sahibi olma noktasında sermayesi hiç hükmündedir. Yani fiil cihetinde hiç hükmünde bir sermayesi vardır. Ama, infial, yani fiili kabul etme cihetinde durum çok farklıdır. O ayna kendini güneşe karşı tuttuğunda birden aydınlanır; ışığın yanında hararet ve yedi renge de sahip olur. Birkaç milimlik kalınlığıyla birlikte yüz elli milyon kilometreye yakın bir mesafeyi içine alabilir.

“İnsanda iki vecih var. Birisi, enâniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri, ubudiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar. Evvelki vecih itibarıyla öyle bir biçare mahlûktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz-ü ihtiyarî; ve iktidardan zayıf bir kesb; ve hayattan, çabuk söner bir şule; ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik; ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir.”(Sözler)

Bununla birlikte insan Allah namına bir ömür geçirdiğinde, o cüzi irade ve o kısa hayatla sonsuz bir saadete mazhar olabiliyor. Bunları birbiriyle karıştırmamak gerekiyor. İnsanın iradesinin cüz‘i olması, bir anda ancak bir şey irade edebilmesi, iki şeyi birlikte irade edememesi demektir. Şu var ki, tek tek de olsa irade ettiği işlerin hayır veya şer olması onun cennet veya cehennem ehli olmasına kâfi gelmektedir.

Konunun bir başka yönü de Nur risalelerinde önemle nazara verilmektedir. O da şu dur:

“Dalalet ve şerr ve musibetler ve masiyetler ve belalar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayesi; ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor.”

“Adem ise, ademî şeylere istinad edebilir. Ademî birşey, madum bir şeye illet olur.” (Lem’alar)

Bu son cümleye Üstad'ın verdiği çok güzel bir örnek var: “...bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terketmekle, o gemi ile alâkadar bütün vazifedarların semere-i sa'ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve ibtaline sebebiyet” verebiliyor.

Bir geminin yapılması çok büyük bir sermaye ve emek gerektirdiği halde onun batırılması kaptanın görevini terk etmesiyle gerçekleşebiliyor. Bu kaptan gemiyi batırmaktan yargılandığında, “Benin çok cüzi bir kuvvetim var, koca gemiyi ben nasıl batırabilirim?” şeklinde bir mazeret ileri süremez.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...