Block title
Block content

İnsandaki herbir aza cihazat ve hissiyatların, Cenab-ı Hakk'ın bir isminin tecellisi olduğunu biliyoruz. Peki insandaki nefis ve kuvve-i şeheviye hangi isimlerin azami mertebede tecellisine bakar?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad Hazretleri bu soruya şu cevabı veriyor: 

"Çünkü, nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır, fakat masnuât-ı İlâhiyenin bütün envâına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyet itibarıyla, tezekkî etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi; öyle de, cismaniyet en câmi, en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mizana çekecek âletler cismaniyettedir. Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, rızık zevkinde, envâ-ı mat'umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı."

"Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihâzâtı yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar yine cismaniyettedir."

"Madem şu kâinatın Sânii, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânâtını tattırmak istediğini, kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, On Birinci Söz'de ispat edildiği gibi, kat'î anlaşılıyor. Elbette, şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinata bir derece benzeyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esâsâtını muhafaza edecektir. Ve o Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm, elbette cismanî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsusalarına sevap olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle Onun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adaletine uygun değildir, kabil-i tevfik olamaz."(1)

Sırr-ı camiiyet, insan nefsinin duygu ve cihazlar noktasından çok geniş ve kapsamlı bir mahiyete sahip olmasıdır. Allah, insanın maddi ve kesif olan nefsini bütün isim ve sıfatlarını tadıp tartacak, duygu ve cihazlar ile donatmıştır. İnsan, nefse takılmış olan bu duygu ve cihazlar sayesinde bütün alemler ile irtibat kurup onlar ile alışveriş içine girebiliyor ve her isme tam bir ayna oluyor.

Mesela, dil nefsin kesif bir azasıdır, dünya üzerinde bulunan bütün tatları tadar ve tartar bir mahiyettedir. Kulak nefsin kesif bir azasıdır, bütün sesleri ve musiki niteliğinde olan avazları işitir ve zevk alır bir kapsamdadır. Göz nefsin maddi bir azasıdır, kainattaki bütün renkleri ve tonlarını hisseder ve görür bir genişliktedir. Bu sayılan üç aza ve diğerleri kayıtlı ve sınırlı olmayıp kendi sahasındaki bütün sofrayı kuşatabilir bir genişliktedir. Mesela, insanın gözündeki çözünürlük değeri mahlukat içinde en mükemmel ve kuşatıcı bir değerdedir.

Nefse ait diğer maddi, kesif duygu ve cihazları da buna kıyas edebiliriz. Şayet bu duygu ve cihazlar tezekki ederse, yani iman ve hidayetin emrine girip onun gözlüğü ve ışığı ile o alemlere bakarsa, o zaman insanın bu kesif ve maddi ciheti aynı manevi ve latif duyguları gibi keskinlik ve letafet kazanır. Hatta tam nuraniyet kazanmış bir ceset ve nefis, aynı ruh gibi hiffet bulup nurani bir vaziyet alır. Peygamber Efendimiz (asm)'in mi'raca mübarek bedeni ile çıkması bu manaya işaret eder.

Buradan şu hükmü çıkartabiliriz; nefis bütün esmanın azami ve muktazi bir tecellisidir.

(1) bk. Sözler, Yirmi Sekizinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Sual | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3721 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...