Block title
Block content

İnsanı hayvandan ayıran şeyler nelerdir? Biri: Mazi ve müstakbel ile alâkadar olması... İkincisi: Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dahilî ve haricî şeylere taallûk eden idrâki... Üçüncüsü: İnşaata lâzım olan mukaddemeleri keşif ve tertip etmek...

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Aziz! İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:

"Biri: Mâzi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrâke mâlik değildir."

"İkincisi: Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yâni dahilî ve haricî şeylere taalluk eden idrâki, küllî ve umumîdir."

"Üçüncüsü: İnşaata lâzım olan mukaddemeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillû lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertib etmek gibi."

"Binaenaleyh, insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mâzi, hal ve istikbâl zamanlarında görmüş veya görecek nîmetler lisaniyle, sonra nefsinde veya hâricinde görmekte olduğu in’amlar lisaniyle, sonra mahlûkatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşâhede lisaniyle Sânii hamd ü senâ etmektir."(1)

Bu derste, insanı hayvandan ayıran üç önemli özellik üzerinde duruluyor. Yirmi Üçüncü Söz’de bu konuda çok geniş açıklamalar yapılmıştır.

“Mâzi ve müstakbel ile”,  yani, hem geçmiş, hem de gelecek zamanla “alâkadar olması” insanın çok önemli bir özelliğidir. Mazi denilince, kâinatın yaratılış safhalarından, yer küremizin geçirdiği devrelerden, canlılar âleminin yaratılış sıralarından, insanın ana rahminde geçirdiği devrelere kadar bütün hadiseleri anlıyoruz. Bunları düşünmek insan için çok büyük bir tefekkür hazinesi ve yine çok büyük bir şükür vesilesidir. İnsan, geçmiş zamanı iyi değerlendirmesi sayesinde istikbal için hazırlıklar yapar. İstikbalimiz, yarından başlayıp sonsuza kadar uzanır. Yarını düşünmek insanî bir özellik olduğu gibi, ölümü, kabri, yeniden dirilişi, mizan ve sırat safhalarını düşünmek de bir mümin için çok önemlidir.

Hayvan, maziyi hiç bilmez, istikbal içinde ilham yoluyla bazı hazırlıklar yaparsa da bunlar bilerek ve idrak ederek bir planlama dairesinde yapılmış hazırlıklar değildir. Karıncalar ve arılar kış için hazırlık yapmakla birlikte, onlar ne kışı bilirler, ne de ileride aç kalma tehlikesine maruz olacaklarını. Sadece ilham yoluyla gereğinden fazla erzak biriktirirler. Zaten, koyun, inek gibi nice hayvanların böyle bir hazırlıkları da yoktur.

“Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yâni dahilî ve haricî şeylere taalluk eden idrâkimizin, küllî ve umumî olması.”

Bir hayvanın idraki çok sınırlıdır. Ne kendini ne de haricî âlemi layıkıyla bilemez.

Bir hayvan kendi varlığından belli bir ölçüde haberdardır; rızkını bilir, yavrusunu belli bir dönem için tanır.  Bunun ötesindeki sonsuz denecek kadar çok meselenin hiç farkında bile değildir. Mesela, bir koyun, rızkını tanır ve onu ağzıyla koparıp yemeye başlar. Ama bu rızkı dişleriyle öğüttüğünü bilmez, daha doğrusu diş nedir bilmez. Yediği otun midesine gittiğinden habersizdir, zira mide nedir bilmez. Nefes alır, ama hava nedir bilmez. Aldığı nefesle kanı temizlenir, ama kan nedir, ciğer nedir bilmez. Karanlık çökünce ağılında istirahata çekilir; ama gece nedir, gündüz nedir bilmez. Ne dünyanın döndüğünden haberdardır, ne ileride ulaşacağı mevsimlerden ve onlarda kavuşacağı nimetlerden. Kâinat kitabının taşıdığı sonsuz denecek kadar manadan hiç haberi yoktur. Halbuki, bunların her biri için bilim adamları nice araştırmalar yapmışlar ve böylece nice bilim dalları ortaya çıkmıştır.

Bütün bunları bilmemesi onun için büyük bir rahmettir. Zira, bilmekle yapacağı fazla bir şey olmadığından bu bilgi onun için gereksizdir, hatta üzüntü kaynağıdır. Meselâ, ölümü bilmemek onun için bir rahmettir, çünkü bilmekle daha fazla ibadet edecek değildir. Hastalıkları bilmemesi ona ayrı bir rahmettir, zira bilmekle doktora muayene olacak değildir. 

Ne güneşi bilir ne gündüzü. Işık olunca gözünü açar, karanlık olunca kapatır.

Çok sade bir hayatı vardır. Kendine yaratılıştan verilen görevlerini Rabbinin ihsanıyla yerine getirir. Her şey gibi o da kendi kabiliyetince Allah’ı hamd ve tesbih eder. Başka şeyleri ne bilir, ne de bilmeye çalışır.

İnsan ise bütün bu saydığımız şeyleri bilecek bir istidata sahiptir. Ahsen-i takvimde yaratılmış olmasının bir yönü de bu olsa gerektir. Bu bilginin tek hikmeti dünya hayatını daha güzel ve rahat bir şekilde geçirmek olamaz.  İdraksiz hayvanların tasasız ve kedersiz bir hayat geçirmeleri gösteriyor ki, bu bilgilerin verilmesinde ayrı bir hikmet vardır.  O hikmet ise bizzat Allah kelamında şöyle ifade edilmiştir:

“Ben cinleri ve insanları (başka bir şey için değil) ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zariat, 51/56)

Üstat Bediüzzaman hazretleri ayette geçen “ibadet” kelimesine “marifet” manası vermiştir. Başka tefsirlerde de aynı yorumun yapıldığını görüyoruz. Buna göre insanın yaratılış gayesi Allah’ı tanımaktır. Bu tanımayı ibadetin takip edeceği açık bir gerçektir.

İşte insan istidadına konulan bu bilgi edinme ve eşyanın yaratılış gayelerini araştırmanın asıl hikmeti, o eşyadaki esmâ tecellilerini okumak, her varlığın bir mucize olduğunu hayretle temaşa etmek, böylece hem ilim ve tefekkür, hem hamd ve şükür vadisinde olabildiğince yol almaktır.

Bir hayvan, yediği bir çiçeği sadece rızık olarak tanırken ve onu yemekle aldığı zevk, Üstadımızın ifadesiyle,  “bir şükr-ü fıtrî”  olurken, insan o çiçekte dokunan ince sanatları dikkatle inceler, onun kimyevî yapısını hassasiyetle araştırır, ne gibi özellikler taşıdığını, hangi derde deva olabileceğini merakla analiz eder. Bu incelemeleri onun marifetini artırır. Rabbinin ilim ve hikmetini, daha ileri manada, tefekkür etmesine yardım eder. Böylece hem aklı nurlanır, hem kalbindeki iman daha da parlar. Zaten insanın yaratılışındaki hikmet de budur. 

“İnşaata lâzım olan mukaddemeleri keşf ve tertib etmek”     

İnsanı hayvandan ayıran çok önemli bir özelliği de istikbal planlaması yapması, bazı hedefler belirlemesi ve onlara ulaşmanın yollarını arayıp bulması, tedbirlerini almasıdır.

Nur Külliyatında insan dimağındaki merhaleler açıklanırken şu safhalara dikkat çekilir:

“… Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir. Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz’an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir...”(2)

Daha çok manevi boyutu olan bu sıralamanın maddi yönü de çok önemlidir. İnsan bir ev sahibi olmayı önce hayal eder. Sonra bu evi yapacağı mevkiden evin iç yapısına kadar çok şeyi tasavvur eder, daha sonra bu tasavvurunu masaya yatırarak incelemeye başlar ve bir karara vararak uygulamaya geçer. (İz’an, iltizam ve itikad; kalbin inanma merhaleleridir.)

Hayvanların, arı, leylek ve bülbül gibi birkaç türü dışında, çok büyük bir çoğunluğunun yuva yapma gibi bir meseleleri yoktur. Güvercinlerin çatıları, balıkların kaya kovuklarını yuva edinmeleri gibi her bir hayvan da özellikle korunma noktasında kendine bir sığınacak yer bulur. Yuva yapan hayvanlar da insan ruhunun geçirdiği tahayyül, tasavvur, taakkul gibi safhalardan tamamen uzak olarak, yuvalarını İlâhî ilhamla yaparlar.   

“İnsanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmid”

Her şey Allah’ı hamd ile tesbih ettiğine göre, insanın söz konusu görevleri diğer varlıklardan çok daha mükemmel manada yapacak istidada sahiptir. Ve bu istidadını yerinde kullanmakla da görevlidir.

“Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd  ile tesbih etmesin.” (İsrâ, 17/44)

Çoğu zaman, hamd denilince şükretmek hatıra gelir, ancak hamdin öncelikli manası medih ve senadır. Yediğimiz bir meyveyi bütün bir kâinattan süzmek, Allah’ın bir mucize sanatıdır. Biz o meyvede bu harika icraatı görmekle Allah’a hamde ederiz, o nimete kavuştuğumuz için de ayrıca şükrederiz.

Hamd ile şükür arasında şöyle bir fark olduğu ifade ediliyor:

Şükür insana ulaşan nimetlere yapılır, hamd ise, insana ulaşsın ulaşmasın bütün nimetler için yapılabilir. Yani, insan kendisine ikram edilen bir nimet için Rabbine şükreder, bütün insanların, hatta bütün hayvan türlerinin onunla birlikte rızıklanmalarını düşündüğünde, bu muhteşem ziyafet için Allah’a  hamd eder; O’na medih ve senâda bulunur.

Tesbih; Cenab-ı Hakk’ın zatını bütün noksan sıfatlardan tenzih etmektir. Dokuzuncu Söz’de bu tesbihin bu manası yanında iki ayrı manasına daha yer verilir. Bunlardan birisi, Allah’ı mahlukatın bütün kusur ve noksanlıklarından tenzih etmek, diğeri ise O’nun mukaddes zatını dalalet ehlinin her türlü yanlış telakkilerinden tenzih etmektir.

Melekler âleminde tesbihin birinci manası daha hâkimdir. Onlar Allah’ı her türlü noksanlıklardan sürekli tenzih ve tesbih ederler.

İnsanın tesbihinde her üç mana da görülür. Bu yönüyle tesbih ve hamd görevini en ileri derecesiyle insan yerine getirir.

Tesbihin şu manası da her mahlûk için geçerlidir: Her varlık kendi mahiyetine göre en mükemmel şekilde yaratılmıştır. “Daire-i imkânda daha ahsen yoktur.” sözü, bir yönüyle de mahlûkatın Allah’ı tesbih ettiğinin ifadesidir. Yani bir mahlûk, kendi mahiyetinin gerektirdiği bütün cihazlarla en mükemmel şekilde donatılmıştır. Bu donatımda hiçbir noksanlık yoktur. Meselâ, aslan kendi mahiyetine göre en mükemmel şekilde yaratılmıştır. Ondan daha mükemmeli düşünülemez. Bu yönüyle o aslan Rabbini tesbih etmekte, kendisini böyle noksansız yaratan Allah’ın bütün noksan sıfatlardan da münezzeh olduğunu ilan etmektedir. Aslanın, denizde yüzememesi, havada uçamaması birer noksanlık gibi görülse de bunlar onun kendi mahiyetine göre en mükemmel şekilde yaratılmış olduğu gerçeğine zıt düşmez.

İşte insanın en birinci vazifesi hem kendisini, hem de bütün varlık âlemini en mükemmel şekilde yaratan Allah’ı hamd ile tesbih etmektir.

Yirmi Dördüncü Mektub’da izah edildiği gibi insan, öncelikle, vücut nimetini yani yoklukta kalmayıp varlığa kavuştuğunu düşünecek, sonra  bu varlık mertebeleri içinde en ileri noktaya getirildiğini nazara alacaktır. Yani, bitki olmayıp, hayvan olmayıp insan olduğunu, dalalette kalmayıp hidayete kavuştuğunu hatırlayacak ve bunların tümüne hamd edecektir.

Mazideki bu nimet ve ihsanlar yanında hâli de düşünecek ve o anda kendisine bütün kâinatın hizmet ettiğini, yer küresinin onu sırtında gezdirdiğini, güneşin ışığıyla, ağaçların meyveleriyle, toprağın hububatıyla onun ihtiyaçlarını en güzel şekilde gördüklerini ve her arzusunu yerine getirdiklerini düşünerek hamd edecektir.

Üçüncü olarak da istikbalde mazhar olacağı ihsanları düşünecek, ölümle hiçliğe atılmayacağını, kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe olacağını, haşir, mizan ve sırat safhalarından sonra gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşerin kalbine gelmemiş sonsuz nimetlerle karşılaşacağını düşünmekle Allah’a sonsuz hamd ve senada bulanacaktır.

Mâzi, hâl ve istikbâl zamanlarındaki nimetleri böylece düşünerek hamd ve tesbih görevini yerine getiren insan, daha sonra “nefsinde veya hâricinde görmekte olduğu in’amlar lisaniyle” bu görevini devam ettirir. Nefsimizdeki in’amlar, hem ruhumuza takılan bütün latifeler, duygular, hisler, hem de bedenimize yerleştirilen bütün organlardır. Bunların her birini İlâhi bir ihsan olarak değerlendirip Rabbimize sonsuz hamd ve senada bulunmak ve O’nun sonsuz kemalini bütün noksanlıklardan tenzih etmek bizim en büyük bir kulluk görevimizdir.

Kendimizi böylece düşündükten sonra “mahlukatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşâhede lisaniyle Sânii hamd ü senâ etme” vazifemizi ifa ederiz. İnsan, kâinatın meyvesi olduğundan, bütün kâinatın ibadet ve tesbihlerini kendi namına Allah’a arz etme kabiliyetine sahiptir. Üstat Hazretlerinin “iyya ke na’büdü…”  bahsinde yaptığı açıklamalar aynen bu tesbih ve hamd görevimiz için de geçerlidir.

Zaten bu haricî varlıkların bir kısmı bizim nefsimizle de yakından ilgilidir. Yani, biz ibadet, tesbih ve hamd gibi kulluk görevlerimizi onların yardımlarıyla ve bir bakıma onlarla birlikte gerçekleştiririz. Meselâ, gözümüz âlemde dolaşırken güneşten medet alır ve insan yaptığı tefekkür ve tesbih görevini onunla birlikte yapmış gibi olur.

Bize hizmet eden bütün eşya da aynı şekilde değerlendirilebilir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale, Yedinci Basamak.
(2) bk. Sözler, Lemeat.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...