Block title
Block content

İnsanın, Allah’a yaklaşmakta ve onu razı etmekteki en önemli donanımı nelerdir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nasıl bir meyve, ağacın en uzağında ve en üstünde bulunur, ama ağacın bütün özelliklerini ve irsiyetini içinde program ve plan şeklinde bulundurur. Bir şekilde meyve, ağacın bir özeti bir modeli hükmündedir.

Aynı şekilde insan da şu kâinat ağacının bir meyvesi bir neticesi gibidir; kâinatın bütün hususiyetleri ve incelikleri insanın mahiyetine ince ve latif bir hat ile yazılmıştır. Âdeta kâinat küçültülüp ve preslenip insanın mahiyetinde ve özellikle de kalbinde dürülmüş bir top kumaş gibidir. İnsan mahiyeti açılsa kâinat olur, kâinat dürülse insan olur, bir genişliğe ve mahiyete sahip insan ve kalbi. İlahi isimlerin temerküz edip toplandığı yerdir kalb-i insan.

Evet, insan fıtrat ve mahiyet olarak Allah’ı bilmek ve tanımak üzerine tasarlanmıştır. İnsanın mahiyetindeki her bir cihaz ve duygu, Allah’ı tanımak ve bilmek yolunda önemli bir pencere ve keskin bir kapıdır. İnsanın bu pencere ve kapıları, Onu tanımak ve bilmek yolunda sarf etmesi gerekiyor. Yoksa sarf etme iradesini göstermez ise, o pencere ve kapılar kapalı kalır ve bir işe yaramaz.

Diğer bir husus, insan mahiyeti mizaç ve fıtrat olarak belki Allah’ı tanımak ve bilmek üzere tasarlanmış olabilir. Lakin Allah bu fıtrat ve mahiyeti de bir rehbere ve bir yol göstericiye muhtaç kılmıştır. Yani insan kendi başına Allah’ı tam anlamı ile bilip bulamaz, bunun için dinlere ve peygamberlere muhtaçtır. Şayet insan, aklı ve sair cihazları ile Allah’ı ve neyin hak neyin batıl olduğunu bulabilse idi, din ve peygamberlere ihtiyaç kalmazdı, herkes hakkı ve doğruyu kendisi bulabilirdi. Halbuki durum böyle değildir, insanlığın aklını simgeleyen felsefeye bakıldığında, insanlığın hakkı ve doğruyu bütünü ve ihata ile göremediğini anlarız.

Özet olarak, insan, fıtratındaki Allah’ı tanımak ve bilmek üzere tasarlanmış olan duygu ve cihazlarını vahyin terbiyesi ile birleştirip iradesini bu yönde kullanır ise, o zaman hakkı ile Allah’ı bilebilir ve bulabilir. Bu sıralamadan birisi eksik olursa, bu bilme ve bulma ameliyesi gerçekleşmez ve neticesiz kalır. Aklı vahye tercih edenlerin hâli buna güzel bir numunedir.

Farabi, İbn-i Sina gibi dahi filozoflar vahye tam teslim olmayıp soyut akılları ile hareket ettikleri için, birçok noktada hakkı bulamamışlar, hatta İmam Gazali (ra) göre üç noktada şirke ve küfre düşmüşler. Dahî filozoflar böyle olursa, avam insanlar ne yapmaz...

İnsanın Allah’a yaklaşmakta ve onu razı etmekteki en önemli donanımını Üstad Hazretleri şöyle tarif ediyor:

"CENÂB-I HAKKA vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur'ân'dan alınmıştır. Fakat tarikatlerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kàsır fehmimle Kur'ân'dan istifade ettiğim 'acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür' tarikidir."

"Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubudiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine isal eder. Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder. Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder."

"Şu tarik, hafî tarikler misilli, 'letâif-i aşere' gibi on hatve değil; ve tarik-i cehriye gibi 'nüfus-u seb'a' yedi mertebeye atılan adımlar değil; belki Dört Hatveden ibarettir. Tarikatten ziyade hakikattir, şeriattir."

"Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir."(1)

Fakr: İhtiyaç sahibi anlamında kullanılmıştır. Risale-i Nur'daki manası ile insanın zerreden güneşe kadar nihayetsiz ihtiyaçlara muhtaç olması demektir. Yani insan fıtrat olarak kâinatta her şeye muhtaç olarak yaratılmıştır. İnsan hayatının devamı bütün kâinat çarklarının işlemesine bakar; böyle olunca insan kâinattaki her şeye muhtaç olarak yaratılmış olduğu sabit olur.

İşte insan bu sonsuz ihtiyacından dolayı fakirdir. Allah bu fakirlik halini insana her ihtiyacında ihtiyacı olmayan Allah’ı  bulması için vermiştir. Yani insan bu hâliyle nereye bakarsa, hangi şeye ihtiyaç duyarsa orada fakirlik penceresi ile fakir olmayan Allah’ı bulabilir.

Acz: Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zayıf ve iktidardan yoksun anlamında kullanılmıştır. Yani ihtiyaçları hem kâinatı kuşatmış hem de ebede uzanmış olmasına rağmen, bunlardan en basitini dahi tedarik edemeyecek kadar acizdir insan.

Burada daha çok insanın iktidarsızlığına vurgu vardır. Bu acizlik penceresi de aciz olmayan Allah’a açılıyor. İnsan acizlik damarı ile aciz olmayan Allah’ı idrak ediyor. Her şeyin acizlik damarı ile Allah’a muhtaç olduğunu görüp tam tevazu ile kulluğa yöneliyor. İşte Risale-i Nur mesleğinin Allah’a giden iki temel esası ve iki temel marifet noktası bu acz ve fakr yoludur.

Şefkat: Şefkat, Allah’a götürmede ve ulaştırmada aşktan daha keskin daha parlak bir vasıtadır. Aşkın çok riskleri ve tehlikeleri var. Lakin şefkat katıksız ve risksiz iman rehberi ile Allah’a götüren bir yoldur. Mesela, anne ve babanın perde olduğu şefkat, Allah’ın rahmet ve hikmetinin bir cilvesi ve bir tezahürüdür.

Bütün mahlukattaki anne ve babaların yavrularına olan şefkatini tefekkür eden birisi, Allah’ın sonsuz şefkatini idrak eder ve ona müteveccih olur. Aynı zamanda hayatında şefkati kendine bir prensip yapar, insanlara karşı merhametli olur. 

Tefekkür: Allah’ı tanımanın en sağlam ve güzel yollarından birisi, eserden müessire doğru gitmektir. Yani, eserlerinden hareket ederek eser sahibini tanımaktır. Bu yüzden kâinat ve içindeki sanatlar hepsi birer penceredir, bu pencerelere iman gözü ile bakılırsa marifet şuaları parıldar. Her bir eser üstünde Allah’ın isim ve sıfatları tecelli eder, insan bu tecellileri takip ederek kaynağı olan Allah’a ulaşır. Bu tecelliler içinde Allah’ın bin bir ismi tecelli eder, her meslek ve meşrep sahibi bu isimlerden birisini esas alır ve o ismin gözlüğü ile kâinata ve eserlere bakar. O isme yapışır ve o ismin tecelli ipi ile Allah’a ulaşır. İşte eserler üstündeki bu marifet parıltılarını düşünmek ve okumak tefekkür oluyor ki, Risale-i Nurların bütün parçaları bu minval üzere gidiyor.

(1) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Zeyl.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

saidtr

Allah razı olsun; yalnız şefkat noktası, Risaleleri esas alınca anlıyoruz ki, daha çok manevi şefkat-acıma, maddi anlamda değildir. Vazifeler içinde en yüksek ve en önemli vazife, dünya hayatının baki hayata inkılab etmesine çalışan, gayret edendir. Bunun temeli de şefkat ve tefekkür yolu ile, diğer insanlara acıyarak, onların manevi imdadına koşmak, şüphe ve vesveselerden korumaktır.
Elbette maddi yardımlar da olacaktır, İslamiyet onları da emrediyor.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
drerkan
"hatta İmam Gazali (ra) göre üç noktada şirke ve küfre düşmüşler. " bu 3 nokta nedir?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

1. "Haşir cismanî değildir. İnsanlar cesetleriyle değil, yalnız ruhlarıyla haşr olunur." demeleri. Bu bütün Müslümanların inancına ters bir düşüncedir.

2. "Allah külli şeyleri bilir fakat cüzî şeyleri bilmez." demeleri. Bu açık bir küfürdür.

3. "Alemin kadim/ezeli olduğunu" söylemeleri. Bu üç düşünce İslam akidesine, Müslümanların düşüncesine aykırı olup tekfir edilmesi gerekir. Demiştir. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
oğuzhangözüpek
İslam Dünyasında felsefe ve Mantık deyince bizim ülkemizde ilk akla gelenler Farabi ve İbni Sina dır.Sebebi Bu Şahısların soy kökeninin Türklere dayandırılmak istenmesi olsa gerektir.Halbuki başta İçtihat İmamları olmak üzere İbni Rüşd,İmamı Gazali, gibi daha pek çok alim felsefe ve mantıkla ilgilenmiş kitaplar yazmıştır.Abbasilerle başlayan ilmi araştırmalar eski Yunan ve Roma dönemi Bilginlerinin kitaplarını Arapçaya çevirmeyi de getirmiştir. Aristo ,Platon,Galen,Batlamyus gibi fen ve felsefe dalında çalışma yapmış olanların fikirleri,çalışmaları İslam Dünyasını oldukça etkilemiş bazı Alimlere de ziyadesi ile tesir etmiştir.Görüldüğü gibi Bu filozoflar Allah cc ın varlığını inkar etmiyorlar.O nun sıfatlarında hata ediyorlar.Amaç İnkar değil.Belki Fikir ve düşüncelerin aşırı zorlaması.Allah a zayıflık isnad etmiyor belki Cüz i şeyleri bilmeyi Allah cca yakıştırmak istemiyorlar veya buna ihtiyaç yok diyorlar.Bu Tezi bir Hristiyandan da dinlemiştim.Sanki Sineğin kanadının bilinmesinde bir (haşa) aşağılık varmış gibi. Bu zatlar günümüzde yaşasalardı, o dehalarıyla- eminim - bu fikirlerinden vazgeçerlerdi.Hataları, Yunusun ilim ve irfan ile elde ettiğini akılla elde edememiş olmaları zararlı cereyanların rüzgarına kapılmalarıdır. O yüzden ''Küfre Düşmüşler''hükmünün ağır olduğunu düşünüyorum.Suda boğulan Firavunun zoraki İmanına bile bir karşılık veren Yüce Rabbimizin Adaleti ve Merhameti geniştir.''Kalbinde hardal tanesi kadar İmanı olan Cennete girecektir'' Hadisi Şerifi çerçevesinde düşünüp hayırlar temenni, etmek daha güzeldir diyorum.İhtiyatlı ifadeler kullanmakta her zaman fayda var.Şüphesiz Gaybı Ancak Allah bilir. Selam ve Dua ile.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Bizim İslam filozofları hakkında ki görüşümüz Üstadın ki ile aynıdır. Bu filozoflar kafir değiller ama felsefe ile uğraştıkları için imanları ami bir Mümin derecesindedir. Taklitten tahkike geçememiştir. Kur'an'ın hakiki tilmizi olmak varken Aristonun tufeyli olmuşlardır maalesef.

İşte, felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhiler, şâşaa-i suriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ, İmam-i Gazalî gibi bir Hüccetü'l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mutezile imamları, ziynet-i surîsine meftun olup o mesleğe ciddî temas ederek aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler. Hem üdeba-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbinlikle maruf Ebu'l-Alâ-i Maarrî ve yetimâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip "Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz" diye zecirkârâne tedip tokatlarını almışlar. Otuzuncu Söz 

Üçüncüsü: İnsanların en derin ihtiyaçlarına kat'î delil ve burhanlarla ilmî mahiyette cevap vermesidir. Meselâ, Vâcibü'l-Vücudun varlığı ve âhiret ve sair imân rükünlerini, bir zerrenin lisan-ı hal ve kâl suretinde tercümanlığını yaparak ispat etmesi. En meşhur İslâm filozoflarından İbn-i Sina, Fârâbî, İbn-i Rüşd bu mesleklerde bütün mevcudatı delil olarak gösterdikleri halde, Risale-i Nur, o hakikatleri aynen bir zerre veya bir çekirdek lisanıyla ispat ediyor. Eğer Risale-i Nur'un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risale-i Nur'dan ders alacaklardı. Sikke-i Tasdik-i Gaybi 

Hattâ, silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi adamlar, "İnsaniyetin gayetü'l-gayâtı teşebbüh-ü bi'l-Vâcibdir, yani Vâcibü'l-Vücuda benzemektir" deyip firavunâne bir hüküm vermişler. Ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak, esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok envâ-ı şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderiç olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar. Otuzuncu Söz 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...