Block title
Block content

İnsanın, dinini, kendi seçmediği aşikar. Nerede doğarsan oradakiler gibi inanırsın. Yani hiçbir dini, insan, iradesiyle seçmez. Seçme hakkının olmadığı bir din nedeniyle hesaba çekilmek bana mantıksız geliyor. Dinler sorgulamaya izin vermez çünkü.

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Evvela, iman ve inancın irsiyet şeklinde babadan oğula, nesilden nesile tam manası ile geçmesi mümkün değildir. Lakin insanın fıtrat ve vicdanı hakka ve İslam’a ciddi taraftar ve onunla mutmaindir. Bu bütün insanlarda aşağı yukarı aynıdır. Ama bazılarının fıtrat ve vicdanı tefessüh edip kokuştuğu için bu manayı anlamakta zorlanabiliyor. 

"Rabbinin Âdem evlatlarından, misak aldığını da düşünün: Rabbin onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' buyurunca onlar da 'Elbette!' diye ikrar etmişlerdi."

"Kıyamet günü 'Bizim bundan haberimiz yoktu!' yahut: 'Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koştular, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o bâtılı başlatanların yaptıkları sebebiyle bizi imha mı edeceksin?' gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu ikrarı aldı." (A’raf, 7/172-173)

Bu ayette açıkça görülüyor ki, insan çevre ve örfünden değil, fıtratından irsiyet alıyor ve Allah da  bu İlahi ayarlara göre insanı sorumlu tutuyor. Yani Allah insanın fıtrat ve vicdanını iman ve ibadete göre programlamıştır. İnsan bu İlahi ayar ve kalibreyi  kendi kötü iradesi ile değiştirip bozduğu için mesuldür. Gerçi çevre ve örfün bazı inanç ve adetleri insana yerleştirip kökleştirdiği doğrudur. Lakin bu fıtrat ve vicdan kadar esaslı ve kararlı değildir.

İkincisi, iman ve küfür, hidayet ve dalalet kavramları tamamen Allah’ın bir dayatması değil, insan iradesinin sarfından sonra hasıl olan şeylerdir. Yani insan imanı, iradesi ile talep eder. Allah da kanunu gereği iman nurunu kalbe akıtır. Yine insan küfrü talep eder, Allah da bu talepten sonra küfür karanlığını kalbe akıtır. Demek iman ve küfür ancak insan iradesinden sonra hasıl olan şeylerdir. İşte bu irade sarfında insan tek başınadır; Allah insana müdahale etmiyor.

Üçüncüsü, irade ve tasdik noktasında insan tek başınadır. Kimse bu noktada insana ne mani olabilir, ne de yardım edebilir. Yani insanın iman ve küfrü seçmesinde kimse ona baskı kuramaz. Bu çevrede de aynı, Allah’ın kanununda da aynıdır. Yani dünya hayatında inanca dair konularda tercihi, insan kendi yapar, bu hususta tek başınadır demektir. Çevrenin bu karar verme işleminde iradeyi bütünü ile hükümsüz bırakması söz konusu değildir.

Üstad Hazretleri "manevi ilimlerde bir ile bin aynıdır" diyor. Tıpkı dar bir delikten geçmek ya da bir hendekten atlamak gibidir. Bütün peygamberler mucize ve üstün beyan güçleri  ile gelseler, bir insanın irade sürecine müdahale edemezler, onu imana döndüremezler. Yine aynı şekilde bütün kafirler ve filozoflar toplansa, bir insanın iman tercihini değiştiremezler. Demek insanın manevi aleminde düğümü çözecek yegane unsur iradesidir ve bu noktada da tek başınadır.

Dış etkenlerin etkisi insan iradesini susturacak kadar kuvvetli değildir. Nitekim peygamberin oğlu kafir olabildiği gibi, Ebucehil gibi kafirlerin oğlu da Müslüman olabiliyor. Lut (as)’in hanımı kafir iken, Firavun'un hanımı Asiye Hatun samimi bir Müslümandır.

Dördüncüsü, İslam dinini duymamış ve ona ulaşmamış insanlar zaten  mesul değildir. Bu yüzden,

“Biz peygamber göndermediğimiz kavme azap edici değiliz.”(İsra, 17/15)

ayeti, bu hususa kati bir delil olarak gösterilmiştir. Yani insanlar ancak duyduğu ve kıyas yapabildiği şeylerden sorumlu ve mesuldür. Bu da gösteriyor ki, Allah hiçbir zaman mahlukatına  adaletsizlik yapmaz, onları haksız bir imtihana tabi tutmaz.

Üstad Hazretleri bu hususa şu şekilde işaret ediyor:

"Ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil’ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla’ ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz.”(1)

Bu ayetler de bir yönüyle bu mesele ile ilgilidir:

“Allah hiçbir nefse kaldıramıyacağı yükü yüklemez.” (Bakara, 2/286)

“Uyarıcılar olmadan biz hiçbir beldeyi helak etmedik.” (Şuara, 26/208)

“Rabbin (beldelerin) merkezinde ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe, beldeleri helâk edici değildir.” (Kasas, 28/59)

“Kim doğru giderse sırf kendi lehine gider, kim de sapıklık ederse ancak aleyhine eder. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Ve biz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.” (İsra, 17/15)

Beşincisi, İslam tarihini ve İslam bilginlerinin eserlerini incelediğimiz zaman, İslam dininin nasıl sorgulandığını ve ne kadar derin bir soruya tabi tutulduğunu görürüz. Birkaç müsteşrik ve Batılı filozofun iddia ettiği gibi, İslam dogmatik ve sorgulanamaz bir din değildir. Maalesef zihni ve düşünce yapısı Batıya teslim olmuş Şark çömezleri İslam ile Hristiyanlığı aynı kefeye koymayı adet edinmişler.

Böyle nadanlar gidip kafalarını İmam Gazali, Fahrettin er Razi, Sad-ı Taftazani, Farabi, İbn-i Sina, Muhyiddin-i Arabi gibi milyonlarca akılda ve mistisizmde çok ileri gitmiş zatların eserlerinde tedavi ettirsinler. Bu zatlar Kur’an’ı öyle bir tetkik ve tahlil etmişler ki, bütün Avrupa’nın akilleri toplansa, bu tetkik ve tahlillerin onda birisini yapamazlar.

Risale-i Nur'da iman hakkında, Kur’an hakkında sorulan soruları bir kitapçık yapsak, en adi şeytan ve en dehşetli filozof o soruları sormaya güç yetiremez. Sorgu nasıl yapılır ve bu sorguya verilen cevap nasıl verilir, öğrenilmek isteniyor ise, Risale-i Nur'a bakmaları kafidir. İslam kadar akılcı ve rasyonel başka bir din gösterilemez. Dikkat edin, Avrupa’yı etkileyen ve Rönesans ve reforma zemin hazırlayan İslam filozoflarıdır. Hiç kafamız çalışmıyor ise, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt ve İmam Gazali gibi zatların Müslüman olduklarını düşünmemiz yeterlidir.

(1) bk.  Mektûbat, Yirmi Sekizinci Mektup, Sekizinci Risale.     

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...