Block title
Block content

İnsanın gaye-i aksâsı, harika bir şekilde gösterilmiştir. Ahir zamanda ise her şeyin ilme ve fenne döküleceği, ayrıca; belagatın (diplomasinin ve ikna kuvvetinin) mergup bir meta olacağı vurgulanmaktadır. Bu iki konuyu izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Elhâsıl: Sâir Enbiya Aleyhimüsselâm'ın mu'cizâtları, birer havârik-ı sanata işaret ediyor ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın mu'cizesi ise; esâsât-ı sanat ile beraber, ulûm ve fünûnun, havârik ve kemâlâtının fihristesini bir suret-i icmâlîde işaret ediyor ve teşvik ediyor."

"Amma, mu'cize-i kübrâ-i Ahmediye (A.S.M.) olan Kur’ân-ı Mu'cizü’l-Beyan ise, tâlim-i esmânın hakikatına mufassalan mazhariyetini; hak ve hakikat olan ulûm ve fünûnun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kemâlâtı ve saadâtı vazıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm teşvikatla, beşeri onlara sevkediyor."

"Hem öyle bir tarzda sevkeder, teşvik eder ki; o tarz ile şöyle anlattırıyor: 'Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı âlâ; tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye-i aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlât ile yetişmektir.' "

"Hem öyle bir surette ifâde ediyor ki, o ifâde ile şöyle işaret eder ki: 'Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.' "

"Hem o Kur’ân-ı Mu'cizü’l-Beyan, cezâlet ve belâgat-ı Kur’âniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: 'Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâgat ve cezâlet, bütün envâıyla âhir zamanda en merğub bir suret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en keskin silâhını cezâlet-i beyandan ve en mukavemet-suz kuvvetini belâgat-ı edâdan alacaktır.”(1)

“Şu kâinattan maksad-ı âlâ; tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye-i aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlât ile yetişmektir." cümlesi, bize şu hadis-i kutsiyi hatırlatır:

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim de mahlukatı yarattım.”

Bilinmeye muhabbetten, öncelikle, Cenâb-ı Hakk’ın kendi cemâl ve kemâlini bizzât müşahede etmek istemesi anlaşılır. Buna âlimlerimiz ilm-i zuhur diyorlar. Yâni, güneşi yaratmadan da Allah, güneşi ve güneş yaratmayı biliyordu. Onu yaratmakla güneşi ilm-i zuhurla bildi.

İkinci olarak, “müştak seyircilerin, mütefekkir dellal(l)arın müşahedisiyle müşahade etmek istemesi” maddesi geliyor. Bu görevi, melekler, insanlar ve cinler yapıyorlar. Hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar da Allah’ı tesbih etmekte ve onu kendi kabiliyetleri nispetinde bilmektedirler, ancak tefekkür, temaşa, takdir, hayret, tekbir gibi manalardan bu varlıklar çok uzaktırlar. Bu vazifeleri en mükemmel şekilde insan gördüğü için Üstat hazretleri insanın yaratılışı hakkında “kâinatın yaratılışının maksad-ı âlâsı” olarak söz etmektedir.

İnsanın bu görevi yerine getirmesi kâinatla birlikte, yâni onun yardımıyla oluyor. “Tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniye” ifadesi bize bu dersi verir. Tezahür-ü rububiyet, Allah’ın,  Rab ismini tecelli ettirmekle, terbiye ediciliğini göstermesi, zâhire çıkarması, başka varlıkların da temaşasına ve tefekkürüne açması demektir. Bu terbiye, öncelikle, kâinatta kendini göstermiştir. Yâni, önce bu kâinat insan meyvesi verecek şekilde terbiye görmüş, daha sonra insan o kâinata muhatab olacak ve ondan istifade edip onu temaşa edecek bir fıtratta yaratılmıştır. Meselâ, henüz gözler ortada yokken Allah, güneşi ışık verecek ve görmeye yardımcı olacak şekilde yaratmış, sonra gözleri yaratmıştır. Ve insan, bu harika tabloyu aklıyla, kalbiyle, vicdanıyla iyi değerlendirmekle “ubûdiyet-i külliye” görevini yerine getirmeye çalışmıştır.

Ubûdiyet, kulluk demektir ve mânası ibâdetten daha şümullüdür. Yâni, ubûdiyet insanın bir kul olarak yapması gereken her şeyi içine alır. Bunların yapılması da bir nevi ibâdettir, ancak ibâdet denilince öncelikle akla gelen mâna, Allah’ın emrettiği görevleri yerine getirmek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmaktır. 

Rububiyete karşı küllî ubûdiyetle mukabeleyi birkaç örnekle açıklamaya çalışalım:

Semayı yıldızlarla süslemek, o büyük cirimleri gayet muntazam olarak çalıştırmak, semayı direksiz durdurmak Rububiyetin haşmetli bir tecellisidir. Buna karşı insanın ubûdiyet görevi, bu muhteşem tabloyu hayretle tefekkür etmektir.

Rububiyetin bir başka tecellisi, suyu, toprağı ve diğer unsurları bir araya getirerek onlardan bir meyve ağacı yapmak ve onu meyve verecek şekilde planlamak, şifrelemek, terbiye etmektir. Buna karşı insanın ubûdiyet görevi ise, o şuursuz, ilimsiz, merhamet nedir bilmeyen ağaçlardan süzülen meyveleri tefekkürle yemek ve Allah’a şükür ve hamd etmektir.

Üstat Hazretleri Kastamonu Lahikası’nda hastalıklar ve musibetlerin “rububiyet-i İlahiyenin icraatından" olduğunu beyan ediyor. İnsanın bedeni gıdalarla beslendiği gibi ruhu da başta iman, ibâdet tefekkür olmak üzere birçok manevî gıdalarla kemâlini bulur. İnsan ruhunun kemâline hizmet eden bir başka unsur da hastalıklar ve musibetlerdir. İnsan bunları sabır ve rıza ile karşılamakla manen terakki eder ve kemâle erer. 

Kısacası, hikmetle yaratmak rububiyet, bu hikmet ve faydaları düşünmek ubûdiyettir. Rahmetle yaratmak rububiyet, bu rahmete şükür ve minnettarlıkla mukabele etmek ubûdiyettir. Hastalıkları, ölümü takdir etmek rububiyet, bunlara karşı sabır ve rıza ile mukabele etmek ubûdiyettir.

Allah’ın izzet tecellilerine karşı zilletini bilmek ubûdiyet, O’nun zenginliğini gösteren nimetlere karşı fakrını idrak etmek ubûdiyettir.

Örnekler çoğaltılabilir.

İşte kâinatın yaratılmasındaki en üstün maksat, insanın bu gibi kulluk görevleridir. Her varlık Allah’ın kendisine verdiği görevleri yerine getirmekle bir ibâdet üzeredir, bunu en ileri bir idrak ve şuur ile ve en üstün bir ruh ve kalb ile yerine getiren  ancak  insandır. Onun bu ubûdiyeti diğerlerinin çok fevkindedir.

Bu ubûdiyet görevleri içinde farzlardan sonra en ileri mertebeyi tefekkür alır. Allah’ın zâtını düşünmek şirk, âsârını tefekkür etmek ise en büyük bir nafile ibâdettir.

İşte burada fenlerin görevi ve önemi kendini gösteriyor. Kâinatı Allah’ın eseri olarak incelemek,  ondaki mu’cize sanatları, hikmet ve rahmet tecellilerini ortaya koymak büyük bir ibâdettir. İnsan, kendisine verilen o üstün mahiyetiyle iman ve ibâdet görevini en ileri bir derecede yerine getirdiği gibi, yine o mükemmel  istidadını yerinde kullanarak kâinattaki ilim ve hikmet cilvelerini bilmek, anlamak, anlatmak ve onlardan istifadeyi sağlamak noktasında da büyük bir vazife yapmaktadır. Ahir zamanda bu görevin büyük rağbet kazanacağı, böylece fennin ve teknolojinin büyük mesafeler kat edeceği bu cümlelerle haber veriliyor. Ayrıca hükmün de ilmin eline geçeceği belirtiliyor.

Nitekim bugün bu gerçeği yaşamaktayız. İlim ve fen sahasında ileri  giden milletler, teknoloji ürünlerini  başkalarına çok pahalıya  satıyorlar, onların petrol ve sâir tabii imkanlarını böylece kendilerine hizmet ettiriyorlar. Öte yandan, aynı ilim ve teknolojiyi silah sanayisinde de kullanıyor ve başkalarına bu noktada üstünlük sağlıyorlar. Dünyadaki bitmek tükenmek bilmez kavgalarda her iki tarafa da silah satmak suretiyle, hem kendi ekonomilerini güçlendiriyor, hem de rakiplerinin imkânlarını silahlara yönlendirmekle onları zayıflatıyor ve kendilerine muhtaç hâle getiriyorlar.

İlmi üstünlük, dünya hâkimiyetinde birinci derecede önemli olmakla birlikte, bu imkânları en güzel şekilde değerlendirmek de diplomasiyle mümkün oluyor. Maksadını en güzel şekilde anlatma, muhataplarıyla çok yönlü münasebetler kurma ve pazar imkânları tesis etme meselesi, bu zamanda, ilimden hemen sonraki önemli mevkiine oturmuş bulunuyor.

(1) bk. Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...