Block title
Block content

İnsanın, mahiyeti itibariyle, hem bütün kemalata müstaid olması hem de hakikati binler perdeler, berzahlar içinde taharri etmesi nasıl oluyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan, Allah’ın ahsen-i takvimde yarattığı en mükemmel eseri olması cihetiyle bütün esmâya mazhardır. İnsan Penceresi’nde insanın üç cihetle esmâ-yı İlâhiyeye ayna olduğu güzelce izah edilmiştir. Ancak, bu mazhariyete insanın irade ve ihtiyarı karışmamış, tüm tecelliler, Allah’ın ihsanı ve ikramı olarak insanda sergilenmiştir.

İnsanlar arasındaki asıl farklılık ise, kişilerin kendi iradelerini farklı şekillerde kullanmaları ve Allah’ın isimlerine böylece ayna olmalarıyla ortaya çıkar.

Sadece bir örnek verelim: İnsanın her organı Allah’ın iradesiyle, ilmiyle ve kudretiyle yapılmış, yaratılmıştır. Bir tek organdaki ilim ve hikmet tecellilerini araştırmak için ilim adamları yoğun çalışmalar yapmışlardır. O organdaki ilim tecellisinde insanın hiçbir rolü yoktur. Bir de insanın kendi iradesini ilim tahsil etmekle ve bazı ilmi eserler ortaya koymakla âlim olması ve Allah’ın Âlim ismine ayna olması söz konusudur. İşte ilim noktasında insanlar arasında görülen farklılık, iradeyle ortaya konulan bu ilmî eserlerde kendini gösterir.

Üstat Hazretleri,

 “... Esma-i Hüsna'nın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı cami olmaya çalış.”(1)

buyurmakla, insanın çalışarak elde edeceği esmâ tecellilerine dikkat çekmiş ve onu bu sahada gayret göstermeye teşvik etmiştir.

Mesnevî-i Nuriye’de geçen,

“ Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.”

cümlesi de bu hakikati ders vermektedir. Zaten insanlık tarihi boyunca yetişen ve birbirinden farklı sahalarda kemale eren büyük insanlar bu hakikatin şahitleridirler.

Şu var ki, arının sadece bal yapma konusunda diğer havanlardan ileri olması gibi, insan da sadece bir sahada kemale eriyor değildir. İnsanın istidadı bütün kemalat nevilerine sahip olmaya müsaittir.

Öte yandan, insanın iktidarı ve ihtiyarı cüzi’dir.

İnsanın cüz’i iradesine cüz’i ihtiyarî de denilir. İradesinin cüz’i olması, insanın bir anda ancak bir şey irade edebilmesi demektir. Aynı şekilde insan, iradesini kullanarak bir anda ancak bir şey ihtiyar edebilir. İki şeyi birlikte ihtiyar edemez.

İnsan bir anda bir şey irade edebildiği için, bunun neticesi olarak da gücünü bir anda ancak bir şeye sarf edebilmektedir. Bu ise iktidarının cüzi olması demektir.

İnsanın iradesi gibi, arzuları da farklı şeylere sırayla yönelebilmektedir; bir anda iki şey arzu edemez.

İşte her sahada kemale ermesi mümkün olan, ancak iradesi ve iktidarı cüzi olan insan, bunlardan birine yahut bir kaçına yönelmekte, bu ise diğer sahalardan uzak kalmasını netice vermektedir. Farklı sahalara yönelen insanlarda, uğraştıkları sahaların farklılığının bir sonucu olarak da değişik isimler tecelli etmektedir.

Burada geçen “halde” kelimesini, “böyle olmasına rağmen” şeklinde değil de, “hali bu olduğu için, halinin bir neticesi olarak” şeklinde anlamak, kanaatimizce, daha doğru olacaktır. Her bir istidat, yönlendirildiği sahaların farklılığı sebebiyle hakikati çok değişik şekillerde aradığı için, bu farklılıklar hakikatin olduğu gibi anlaşılabilmesine birer berzah, birer, perde olmuşlardır.

Bir insanın her konuda istidadını inkişaf ettirmesi, her sahanın mütehassısı olması ve bunun neticesi olarak da her isme azamî derecede mazhar olması mümkün olmadığından, hakikatin “etemm” olarak, yani olduğu gibi ve eksiksiz anlaşılmasında ve bulunmasında tek yol, bütün hakikatlerin menbaı olan Hak ismine yapışmak ve hakikatlere Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği şekliyle vakıf olmaktır. Bu ise ancak Kur’ân'a tam ittiba etmekle mümkün olur.

"Fikrin sönük ise; Kur'ânın güneşi altına gir. İmanın nuriyle bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine her bir âyet-i Kur'ân, birer yıldız misillü sana ışık verir.”(2)

İnsanların, fikirleri, görüşleri, meşreb ve meslekleri itibariyle farklılık göstermelerinin önemli bir sebebi de fıtratlarının farklı olmasıdır.

Şöyle ki: İnsanların simaları göz, kulak gibi aynı organlardan teşekkül ettiği hâlde hiçbir insanın diğerine benzememesi gibi, her bir insanın ruhu da kalb, akıl, hafıza gibi belli latifelere sahip olduğu hâlde hiçbir ruh, diğerinin aynı değildir. Her birini teşkil eden bu latifelerde farklılık vardır. Hafızada, zekâda, hayalde, merhamette, şefkatte, cesaret ve korkuda her ruh, tabiri caizse, ayrı bir manevî dokuya sahiptir.

Bu farklı sermayelerin, ayrı sahalarda, farklı şekillerde ve değişik derecelerde sarf edilmeleri sonunda, insanlar arasında değişik meslek ve meşrepler, ayrı görüş ve kanaatler ortaya çıkmıştır.

Bu farklılıkların asıl hikmeti ahirete bakmaktadır. Dünya ahiretin tarlası olduğundan, cennette ve cehennemdeki değişik saadet ve azap menzilleri, insan ruhundaki bu kadar farklı latifenin değişik sahalarda, doğru yahut yanlış, kullanılmalarının meyveleridir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

(2) bk. age., Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: İkinci Dal | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 1351 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...