İnsanın nazar-ı İlahiyeye mazhar olması neden çok ehemmiyetlidir? Bu mazhariyete nail olanın nasıl bir menfaati var? Nazar-ı İlahide olmak her şeyin üstünde mi?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Burada "nazar-ı İlahi" Allah’ın rızasına ve muhabbetine mazhar olmak mânasındadır. Yoksa her şey zaten O’nun ilminde ve ihatasında her zaman mevcuttur.

Bir insan Allah’ın nazarına, yani rıza ve muhabbetine mazhar olursa, başta rü’yet olmak üzere cennet gibi ebedî saadetlere nail olur.

"Ey kardeş! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak:"

"Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemalâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış."

"Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san'atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemal ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın."(1)

Yani şu kâinat sarayının yaratılma sebebi, Allah’ın isim ve sıfatlarını tecelli ettirip, hem kendi İlahî nazarı ile hem de gayrın nazarı olan mahlûkatın nazarı ile bu tecellileri seyredip müşahede etmektir. Kâinatta sergilenen varlıkları bizzat seyreden Allah’tır. Sonra da sırası ile insanlar, melekler, cinler ve ruhanîlerdir. Yani kâinatın asıl yaratılma gayesi Allah’ın kendini tanıtmak ve sevdirmek istemesidir, diyebiliriz.

Allah’ın nihayetsiz ilim ve hikmetiyle, nâmütenahi kudret ve iradesiyle yarattığı bu kâinat ve içindeki sayısız mevcudatı bizim seyretmemiz çok üstünkörü, çok sathîdir. Meselâ, biz bir insana bakarken sadece organlarının şeklini ve onları kaplayan derisini görürüz. Kulağın ötesinde çalışan işitme tezgâhlarını, kafatasında yer alan beyni ve sinir sistemini, duyu merkezlerini, bütün organlarının ve hücrelerinin çalışmalarını, ruhla bedenin alâkasını ve böyle daha nice mu’cizeleri göremeyiz. Bir doktor bunları bize göre daha derin mânada bilse bile, o da, meselâ, beyin tezgâhının çalışmasını sürekli seyredip daima hayret edecek değildir. Milyarlarca insanın beyin tezgâhlarının çalışmasını sadece beyin ameliyatı yapan birkaç doktor, kısa bir süre içerisinde ve bir derece seyredebilirler. Hâlbuki bu faaliyetler mutlaka seyirci isterler. Üstad'ın ifadesiyle,

“Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Hâlbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete ve şu vüs'atli ubudiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibadata, nihayetsiz melaike enva'ı ve ruhaniyat ecnası lâzımdır.”(On Beşinci Söz)

Melekler gibi, ruhanîlerin de hakikî mânada temaşa edemeyecekleri nice ince sanatlar insanda sergilenmektedir. İşte bütün bunlar Allah’ın nihayetsiz ilim ve hikmeti ile ortaya çıktıkları gibi, onları hakikî mânada seyreden de yine Allah’tır.

Yaratılan her şey Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tecellisine mazhar olmakla birlikte, bu mazhariyet en ileri derecesiyle insanda kendini gösterir. Zira insan ahsen-i takvimde yaratılmıştır. Bütün esmâya mazhar olan bu varlık aynı zamanda ona nezaret eden meleklerin de bir seyrangâhı olmaktadır. Bu iki ehemmiyetli gayeye hizmet etmesine bir mükâfat olarak da dünya hayatından bir lezzet almakta, nimetlerden faydalanmaktadır. Bunlar ise ancak yüzde bir nisbetindedir.

İnsan bedeni hakkında sadece iki hakikati şöyle bir hatırlayalım: Kılcal damarlarla birlikte bütün damarlarının uzunluğu yüz bin kilometredir. Ekvatorun uzunluğunu ise kırk bin kilometre. Yani, damarlarımızın uzunluğu ekvatorun iki buçuk katı kadardır.

Keza bir insanda bir saniyede elli milyon hücrenin öldüğünü söyleniyor. Bir o kadar da yaratıldığına göre insanın hücre âlemi her saniyede, öldükten sonra dirilmenin elli milyon misalini sergiliyor demektir. İnsanın ne kendisi ne de başkaları bu harika tabloyu her an izlemekten çok uzaktırlar. İnsan bedenindeki böyle nice hâdiseleri bizzat Cenab-ı Hak yaratmakta, bilmekte ve müşahede etmektedir.

“Ezel-Ebed Sultanı olan Sâni'-i Zülcelâl, nihayetsiz kemalâtını ve nihayetsiz cemalini görmek ve göstermek istemiştir ki: Şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki; herbir mevcud, pekçok dillerle onun kemalâtını zikreder. Pek çok işaretlerle cemalini gösterir. Esma-i hüsnasının herbir isminde ne kadar gizli manevî defineler ve herbir ünvan-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letaif bulunduğunu, şu kâinat bütün mevcudatıyla gösterir. ...” (32. Söz, 3. Mevkıf)

İnsan nasıl kendi güzelliğini görmek ve göstermekten bir keyif ve lezzet alırsa, kudsî olarak Allah’da kendi sonsuz kemal ve cemalini görmek ve göstermekten bir keyif ve lezzet alır. Bu Allah’ın şuunatıdır, yani İlahî bir keyfiyetidir. Bu keyfiyet sayesinde kâinatta bir hareket ve faaliyet vardır.

Bütün İlâhî isimler şuunât-ı ilâhiyyeden bir şe’n’e dayanır. Allah’ın isimleri hükümlerinin ve mânalarının ifası için tecelli etmek isterler. Bir ressam maharetini göstermek için önce resim yapar, sonra da onları bir salonda sergiler. Aynı şekilde Allah’ın her bir ismi de kendi hüküm ve mânasını görmek ve göstermek ister. Hal böyle olunca, Allah bütün isimlerinin mâna ve hükümlerinin muktezasını icra eder ve ediyor.

İnsan en harika sergi olduğu için, kâinattaki her şeyin numunesi onda temerküz etmiştir. İnsan İlahî nazara mükemmmel bir mazhar ve en harika bir aynadır.

(1) bk. Sözler, On Birinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...