Block title
Block content

İnsanlar Allah'a koşulsuz şartsız mı iman etmelidir, yoksa sebepler, somut kanıtlar ile mi iman etmelidir? İnsanın aklına devamlı iman ile ilgili ciddi sorular gelmekte. Ölüm anında imanımızı korumak için bu tür sorulara cevap aramak mı gerekir, yoksa şartsız iman etmek mi? Risaleler açısından nasıl bakarsınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İman, Hazreti Peygamber Efendimizin (asm) getirmiş olduğu dini, kalp ile tasdik, dil ile ikrar, aza ile amel etmekten ibarettir. Yalnız aza ile amel imanın asli bir rüknü değil, kemali bir rüknüdür. Amelsiz iman makbuldür, ama bu iman kamil bir iman değildir. Kamil iman ise ancak tahkiki olan imandır.

Tahkiki İman, Allah’ın isim ve sıfatlarının kainattaki tecellilerini okuyarak her şey üzerinde Allah’ın rablık ve ilahlık unvanını görerek, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmek demektir. Kainatta her şeyin  Allah’a açılan bir pencere olduğunu ve bu pencerelerden Allah’ın isim ve sıfatlarını seyrederek sağlam ve kuvvetli bir iman getirmek anlamındadır. Yani tahkiki iman, sarsılmaz ve şüphelere mağlup olmaz derecede ispat ve deliller ile Allah’a ve onun bildirdiklerine iman etmek anlamına geliyor.

Tahkiki imanın da kendi arasında çok derece ve mertebeleri vardır.

"Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir:"

"Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, 'Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.' Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir."

"İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde turrayı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir surette 'Her şey o zâtındır.' der. İşte, şu halde herbir şey o zâtımânen gösterir."

"Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir."

"Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki, 'Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur.'"

"İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya herşeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve herşey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vecihle hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi, şu Sözde, o halis ve âli tevhid-i hakikîyi gösterecek şuaları zikredeceğiz."(1) 

Üstad Hazretlerinin yukarıda ifade ettiği gibi, kainat bir maldır, bu malın kime ait olduğu iki şekilde anlaşılır.

Birisi araştırmadan, tahkik ve tetkik etmeden, her bir şey üstünde Allah’ın kudret imzası ve mühürleri hükmünde olan sanatlarını okumadan, bu kainat Allah’ındır demektir ki, bu taklidi ve zahiri bir imandır. Bu iman felsefe ve inkarcı fikir karşısında tutunamaz, imanını muhafaza edemez. Çabuk şüphe ve inkara düşebilir. İmanın o harika kuvveti ve meziyetleri bu taklidi imanda görünmez.

Bu taklidi imanda insanın önemli esasları ve azaları olan kalp, ruh, vicdan, duygular imandan nasiplenip beslenemez, iman bu aza ve esaslarda perçinlenip kökleşmez. Bu yüzden çıkıp gitmesi kolaydır. Az bir şüphe ve inkar karşısında dayanamaz, çabuk söner.

İkincisini, Üstad Hazretleri, “tevhid-i hakikîdir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya her şeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve her şey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vecihle hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir.” diye tarif ediyor.

"Şu Otuz Üç Pencereli olan Otuz Üçüncü Mektup, imanı olmayanı, inşaallah imana getirir. İmanı zayıf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana, bütün kemâlât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir, daha nuranî, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, 'Bir pencere bana kâfi geldi, yeter.' diyemezsin. Çünkü, senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise, kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh, herbir Pencerenin ayrı ayrı faydaları vardır."(2) 

Üstad Hazretleri burada da imanın taklitten başlayıp nihayetsiz imanın terakki ve mertebelerinin olduğuna işaret ediyor. İmanın çekirdekten ağaca kadar çok mertebe ve dereceleri vardır. İmanın en ilkel ve basit olanı taklidi imandır. Risale-i Nurlar bu ilkel ve çekirdek mesabesinde olan imanı ağaç ve mükemmel hale getirebilir. Risale-i Nur'da iman ve marifetin hadsiz mertebeleri mevcuttur.

İmanın tahkik ve derecesi ilim ve marifet ile inkişaf eder. Tahkiki iman ilim ve marifetin bir neticesidir. Ami ve avam olan bir insanın imanı kavi ve kuvvetli olabilir lakin tahkiki olmaz. Tahkik, marifet ve ilim ile alakalı bir durumdur. Üstad Hazretleri bu manaya şu ibareler ile işaret ediyor: "İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar." Demek insanın imanın kavi olması tahkiki olmasını gerektirmiyor. Taklit ile kavilik iç içe olabiliyor. Ama tahkiki iman bambaşka bir şeydir. İmanı kavi ama taklidi olanın imanı tahkiki olmayabilir. Bu yüzden benim imanın kavi demek, kafi demek değildir. Bu imanı tahkikiye çevirmek gerekir.

Tahkiki imanın da kendi içinde derece ve mertebesi çoktur. Üstad Hazretleri  bu manaya yukarıda şöyle işaret ediyor:

"İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana, bütün kemâlât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir, daha nuranî, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, 'Bir pencere bana kâfi geldi, yeter.' diyemezsin."

"İ'lemeyyühe'l-aziz! Zâhir ile bâtın arasında müşabehet varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır."

"Meselâ, âmiyâne olan tevhid-i zâhirî, hiçbir şeyi Allah'ın gayrısına isnad etmemekten ibarettir. Böyle bir nefiy sehil ve basittir. Ehl-i hakikatin hakikî tevhidleri ise, herşeyi Cenab-ı Hakka isnad etmekle beraber, herşeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu huzuru ispat, gafleti nefyeder."(3)

Burada ami ve taklidi iman bir eylemsizlik ve bir fikir yürütmemek olarak izah ediliyor. Yani ami ve taklit ehli olan adam kainatı Allah’ın dışında bir şeye dayandırmıyor. Her bir sanatı fikren Allah’a dayandırmak bir eylem bir hareket-i fikriyedir. Ama kainatı Allah’tan başkasına isnat etmemek bir hareket bir düşünsel eylem değildir. Bu yüzden tahkiki iman ile taklidi iman arasında çok azim bir fark vardır.

Tahkiki iman her şey üzerinde Allah’ın tasarruf ve rububiyetini görüp tasdik etmek ve fikir yürütmek olduğu için, burada bir terakki ve tekemmül vardır. Ama taklidi imanda bir fikri sabitlik ve durağanlık olduğu için, bu iman ile ne huzur kazanılır ne de gaflet izale edilir.   

Risale-i Nur Kur'an'ın hakikatli ve manevi bir tefsiri olmasından, halis nurdur. Onunla meşgul olan kişilerin aklını, kalbini ve ruhunu Kur'an'dan aldığı nurla aydınlatır, hakka ulaştırır.

Aklın nurlanması ise, kainata ve kainattaki hadiselere Kur’an'ın nazarı ve veçhesi ile bakmaktır. Mesela akıl ölümü düşünürken, ölümün bir hiçlik ve yokluk olmadığını, ebedi hayatın bir başlangıcı olduğunu kati delillerle Kur'an'dan aldığı feyiz ile Risale-i Nur akla gösteriyor. Bunu bir akıl nurlanması olarak da anlayabiliriz.

Kalbin nurlanması ise, baştan sona Risale-i Nur'un verdiği tahkiki ve tefekküri derslerin neticesinde, kalbin tahkiki iman ile dolup marifetullah ve muhabbetullahda terakki etmesidir. Kalbin içindeki hastalıkların şifa bulup, Allah’ın aşkı ile cilalanması ve parlaması hep o hakikatli ve nurani derslerin bir sonucudur.

Ruhun nurlanması ise, tıpkı akıl ve kalp gibi, o imani derslerle ruhun kuvvet bulup incelip nuraniyet kazanması ve eserlerinin davranışlara yansımasıdır. Mesela, ruhu geniş ve nurani olan bir mümin  hayattan tam lezzet alır, dünyanın hadisatı onu sıkmaz, insanlara karşı müşfik ve adaletli olur.

Özet olarak, Risale-i Nurlar baştan sona kadar tahkiki ve hakiki iman dersini veriyor. Tahkiki iman ise -biiznillah- insanı kabre imanla sokar ve cennette çok mertebeleri kazandırır. İnsanın aklına gelen vehim ve şüpheler de ancak böyle bir iman ile giderilebilir.

Risale-i Nurlar sadece Allah’a iman esasını değil, imanın diğer beş esasını da aynı şekilde akla ve kalbe ispat edip, kabul ettiriyor. Koşulsuz ve gönül huzuru ile kabul edilebilecek bir iman ancak bu suretle elde edilebilir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz İkinci Makam.

(2) bk. a.g.e., Otuz Üçüncü Söz, İhtar.

(3) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: İkinci Makam, Birinci Lem'a | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3746 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...