Block title
Block content

İnsanları bu mu’cizenin hakikatine yaklaştırmak için "mahlûkatın dizginleri elinde olan Allah'a râm olma" şartı getirilmektedir. Burada geçen "râm olmayı" nasıl anlamalıyız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Râm olma” denilince, öncelikle İlâhî emirleri harfiyen yerine getirmek ve yasaklardan da hassasiyetle sakınmak akla gelir. Böyle bir kul, terakki yolculuğunda, kâinattaki zikirlere önce fikren muhatap olur, her varlığın kendi  vazifesini en iyi şekilde yerine getirmekle yaptığı  ibâdeti hayranlıkla seyreder. 

Manen terakki ettikçe, bu zikir ve tespihleri bir derece hissetme noktasına ulaşır.

Sevgili ve seçilmiş kullar, kendi zikir ve tesbihlerini yaparken diğer varlıkların tesbihlerini de kalben müşahede etmekle manevî bir zevk âlemine girerler.

Konunun devamdaki şu ifadeler, râm olmanın ne demek olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor:

“…. dağlar sana Dâvudvâri birer muazzam fonoğraf olabilsin ve hava-i nesimînin dokunmasıyla eşcar ve nebâtâttan birer tel-i musikî gibi nağamat-ı zikriye kulağına gelsin; ve dağ, binler dilleriyle tesbihat yapan bir acâibü’l-mahlûkat mahiyetini göstersin;…”

Râm olmadaki esas mâna, bu gibi ulvî zevklere ermektir. Öte yandan,  tekvinî şeriata riâyet ederek ilmî araştırmalar yapıp hayvanların hislerine bir derece vakıf olmak, onlarla bir bakıma temas kurup bazı faydalı işlerde çalıştırmak da bir yönüyle hayvanların insana râm olması manasına gelir. Bu tekvinî şeriata uyan kimse, Müslim olsun gayri müslim olsun, çalışmasının mükâfatını görür; bu bilgileri dünya işlerinde daha ileri hedeflere ulaşmak için  kullanabilir. Ancak, iman olmadığı taktirde bu gayretleriyle bu dünyada kalbî ve ruhî zevklerden faydalanamadığı gibi, âhiretine de bir sermaye göndermiş olmaz. 

Bu gibi buluşlar o gibi kimselere, arza halife olma noktasında da fazla bir şeref  kazandırmaz. Halifenin, ahâliye ters düşmemesi gerekir. Arzdaki her varlık Allah’a itaat ederken,  bir bilim adamı isyan üzere yaşıyorsa, o varlıklara halife, efendi ve reis olamaz.  Sadece onlardan  istifade etmekle kalır.

İncelediği varlıkların Allah’ın eserleri olduğunu bilen bir bilim adamı ise yaptığı çalışmalarla   marifet noktasında dereceler alır, Allah’a olan muhabbeti de gittikçe artar.

Üstat Hazretlerinin bir örneğini konumuza tatbik edelim:

Mâna olarak arz ediyorum.

Bir padişahın sana gönderdiği bir elmada iki çeşit lezzet vardır. Birisi elmanın kendi tadı ve lezzeti, diğeri  ise “iltifat-ı şahane” lezzeti…

Demek ki, bir elmayı yerken nefsimiz onun tadından bir lezzet aldığı gibi, kalp ve ruhumuz da ondaki İlâhî sanatları tefekkür etmekle ve o meyvenin İlâhî bir ihsan olduğunu düşünmekle manevî lezzetler alır.

Kuşların seslerini de bu manada dinleyebilsek, sadece onların seslerinden kulak yoluyla aldığımız cüzi zevk ve lezzetle yetinmeyiz; o kuşu ve sesini yaratan, bize de onun güzel sesinden hoşlanacak bir ruh ihsan eden Rabbimize şükür ve hamdederiz. Böylece, o sesten aldığımız zevk de ayrı bir mâna kazanır.

“Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin.” cümlesinde ders verildiği gibi, o nağmeleri dinlemekten hem zevk duyarız, hem de istidadımızı manevî kemâl yönünde kullanarak bu sahada şevk ile yol alırız.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: İkinci Makam, Mukaddime | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 1841 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...