Block title
Block content

İsm-i Kayyum bahsinde: "Sırr-ı Kayyumuyetine cilvesine bu noktadan bakınız ki, bütün mevcudatı ademden çıkarıp, kıyam ve beka verip..." ifadesinde ademden çıkarmaktan bahsediyor... Bu durumda, adem alemlerinin hükümsüzlüğünü nasıl anlamalıyız?..

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Adem kelimesi; yokluk, olmama, bulunmama anlamlarına gelir. Varlığın zıddı anlamında kullanılır. Adem ve yokluk, mutlak ve mukayyet olmak üzere iki nevidir.

Mutlak Adem: Ebedi ve ezeli olarak olmamak, bulunmamak anlamındadır ki, böyle bir yokluk mümkün değildir. Zira ezeli ve ebedi Vacibü'l-Vücud olan Allah mutlak yokluk kavramına müsaade etmez. Nasıl ışık ile karanlık aynı anda aynı mekanda bulunması imkansız bir şey ise, mutlak yokluk ile mutlak varlık da beraber bulunamazlar. Allah varsa, yokluk yoktur. Allah’ta ezeli ve ebedi olarak var olduğuna göre, mutlak anlamda yokluk diye bir şey de söz konusu olamaz.

Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:

"Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır. Hattâ, bu mevcudat-ı ilmiyeye, bazı ehl-i tahkik 'a'yân-ı sâbite' tabir etmişler. Öyleyse, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mânevîye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fâni olanlar, vücud-u haricîyi bırakıp, mahiyetleri bir vücud-u mânevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer."(1)

Mukayyet Adem: Bir şeyin ayan-ı sabit noktasından, yani Allah’ın ezeli ilminde ilmi bir vücut şeklinde var olduğu halde henüz harici bir varlık kazanamamış haline denir. Bu yokluk izafi ve nispidir. Yani maddi ve kevni alemde olmayan bir şey, başka bir boyut ve başka bir varlık sahasında bulunabilir. Mesela Allah’ın ilminde ilmi bir vücut ile bulunduğu halde, harici ve maddi alemde olmayan bir şeye mutlak yok denilemez

Varlık ise vacip ve mümkün olmak üzere iki sınıftır.

Vacip olan varlık; ezeli ve ebedi olan Allah’ın varlığıdır ki, başı ve sonu yoktur, kendi zatı ile kaimdir. Yani bir başkasının yardımı ve bekası ile varlığını devam ettirmez. Onun varlığı kendinden olup, hiçbir varlığa muhtaç değildir. Yokluk bu varlığa yanaşamaz. İşte bu varlık mertebesi mutlak yokluğu ebediyen imkansız kılıyor. Yani Allah ezeli ve ebedi olarak varsa, yokluk da ezeli ve ebedi olarak yoktur. Zira iki zıddın aynı anda bulunması ve cem olması mümkün değildir. Mutlak yokluk olursa, -haşa- Allah olmaz, Allah varlığı ise mutlak yokluğa  müsaade etmez.   

Mümkin varlık ise, başı ve sonu olan, var olması da yok olması da imkan dahilinde olan  ve Vacip olan bir varlık tarafında var edilmeye muhtaç olan arızi bir varlıktır. Bütün kainat ve mahlukatın varlığı bu sınıfa girer. Allah dilerse bu varlıkları yok eder, dilerse var eder. Burada yokluk izafi ve mukayyet yokluktur. Mümkün alemdeki varlıkların yoklukları, boyutlar arası bir yokluktur, hakiki ve gerçek bir yokluk değildir.

Mesela, bir insan evin içindeki bir odada iken diğer odalarda yoktur. Diğer odalarda yok olması, hiçbir zaman mutlak anlamda yok olduğu anlamına gelmez. İşte bu adamın diğer odalarda yok olup, sadece bir odada olmasına izafi ve nispi yokluk deniliyor.

Mahlukat, cismani ve maddi odada olmasa bile, Allah’ın ilim odasında manevi ve ilmi olarak bulunabilir. Üstad Hazretlerinin kullandığı yokluk kavramı, bu nispi ve izafi yokluktur, yoksa mutlak anlamda bir yokluk değildir

(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
Yükleniyor...