"Isparta'da başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zâta, rüyada ona deniliyor ki, 'Resâili’n-Nur şakirtleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler.' Biz o vakit o rüyaya çok sevindik." Buradaki hadise nedir, rüyayı gören zât kimdir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu Birinci Şua risalesi, Kur'an-ı Hakimin kainatta her hadiseden ve özellikle başta Kur'an, Peygamberimiz (a.s.m) ve Peygamber kıssaları ile ilgili meseleleri sarih ve açıktan bahsetmesi yanında, manevi hizmetlerden ve karşılarına çıkacak olan şer cereyanlarından da özellikle ahir zaman hadiseleriyle ilgili işari ve remzi dediğimiz gizli ve kapalı bahsettiğinin ipuçlarını ve derslerini veriyor.

İşte Üstad bediüzzaman Hazretleri de ebced ve cifir dediğimz sayısal tekniklerle ve bunları gerçek olaylarla desteklemek suretiyle otuz üç ayet-i kerimenin ahir zamanın mücahitlerinden ve olaylarından bahsettiğini savunduğu bu risaleyi telif ediyor. Bu risaledeki Yirmi Altıncı ayetin baş taraflarında şunları söylüyor:

"YİRMİ ALTINCI ÂYET: Sûre-i Hûd’da فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَعِيدٌ [“O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır.” (Hûd, 11/105)] âyetinin iki satır sonra gelen وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ [“Saidlere gelince, onlar da Cennette kalacaklardır.” (Hûd, 11/108)] âyetidir. Şu âyetin şeddeli م ve şeddeli ل ve şeddeli ن ikişer sayılmak ve الْجَنَّةِ'deki ت vakıfta olduğundan olmak cihetiyle makam-ı cifrîsi bin üç yüz elli iki (1352) olmakla, tam tamına Resâili’n-Nur şakirtlerinin en meyusiyetli ve musibetli zamanları olan bin üç yüz elli iki (1352) tarihine tam tamına tevafukla, o acınacak hallerinde kudsî ve semâvî bir teselli, bir beşarettir. Ve âyetin münasebet-i mâneviyesi bir iki risalede, yani Keramât-ı Aleviyede ve Gavsiyede beyan edilmiştir."(1)

Üstadımızın bu ayetten istihraç ettiği bu güzel mananın anlatıldığı bahsin sonunda da

"Bu müjde-i Kur’âniyenin binden bir vechi bize teması, bin hazineden ziyade kıymettardır. Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rüya-yı sadıkadır. Şöyle ki:

"Isparta’da başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zâta, rüyada ona deniliyor ki, 'Resâili’n-Nur şakirtleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler.' Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur’âniyenin bir müjdecisi imiş."(2)

diyerek konuyu tamamlıyor.

Burada, başlarına gelen musibetten ve bir zâtın gördüğü rüyadan bahsedilmektedir.

Bu rüyayı kimin gördüğü bildirilmemiştir. Fakat risalelerin çok yerlerinde Üstadımızın bu gibi durumlarda niçin isim vermediğini ağabeylere sorduğumuzda, bu olayın Üstadımız tarafından gerçekleştirildiğini, Üstadımızın ya şahidi olmadığından veya tevazu niyetiyle böyle tabirler kullandığını ifade etmişlerdir. Mesela;

"İkinci emare: Risaletü’n-Nur’un sadık şakirtleri, hüsn-ü âkıbetlerine ve iman-ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbul ve samimî dualar oluyor ki, o duaların içinde hiçbiri kabul olmamasına akıl imkân veremiyor."

"Ezcümle: Risaletü’n-Nur’un bir hâdimi ve bir tek şakirdi, yirmi dört saatte, Risaletü’n-Nur talebelerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve saadet-i ebediyeye mazhar olmalarına yüz defa Risaletü’n-Nur talebelerine ettiği duaları içinde hiç olmazsa yirmi otuz defa selâmet-i imanlarına ve hususî hüsn-ü âkıbetlerine ve imanla kabre girmelerine, aynı duayı, en ziyade kabule medar olan şerait içinde ediyor."(3)

Burada Risaletü'n- Nur'un bir hadiminin yaptığı duadan bahsedilmekte, fakat ismi verilmemektedir. Burada hem ağabeylerin hem de cümlenin akışından anlaşılıyor ki bu dua eden Zat Üstad'dır. Aynı şekilde soruda geçen rüyayı gören kişinin Üstad olduğu kuvvetle muhtemeldir.

Musibete gelince, bu Birinci Şua risalesi Kastamonu'da telif edilmiştir. Üstadımız buraya Eskişehir hapishanesinden tahliye edildikten sonra getirilmiş ve mecburi ikamet ettirilmiştir. Bu hapishane yılları tam bir meşakkat ve sıkıntı ile geçmiştir.

On bir ay Eskişehir Hapishanesinde tutuklu olarak kaldıktan sonra, Kastamonu’da bir yıl ev hapsine tabi tutulmak kaydı ile serbest bırakıldı. Sıkı bir takip, zulüm ve ağır zehirlenmelerle geçecek, hapishane şartlarını aratacak ve sekiz sene kadar devam edecek olan Kastamonu Hayatı başladı. Zaten çile ve sıkıntı, Allah’ın davasında çalışan insanların vazgeçilmez özelliğidir. Bediüzzaman “Musibetlerin tenevvüü (çeşitli olması) musikinin nağmeleri gibi bana geliyordu.” diyordu... Bu yıllar Üstad'ın zehirlenmesi ve devamlı bir gözetleme ve tarassud altında olduğu yıllardır. Dolayısıyla Kastamonu'da başından geçmiş çok musibetlerden birisi olabilir. Ama bu olayın ne olduğu ile ilgili net bir bilgi elimizde yoktur.

Dipnotlar:

(1) bk. Şualar, Birinci Şua, Yirmi Altıncı Ayet.
(2) bk. age.
(3) bk. Kastamonu Lahikası, 13. Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...