Block title
Block content

İşrâkıyyun, melekül-cibal, melekül-bihar, melekül-emtar, meşâiyyun, erbâbü'l-envâ, ukul-u aşere kavramları ile "Herbir nevin bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri vardır..." cümlesini açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Melâikenin vücuduna ve ruhanîlerin sübutuna ve hakikatlerinin vücuduna bir icmâ-ı mânevî ile, tabirde ihtilâflarıyla beraber, bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil, bilerek, bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir. Hattâ, maddiyatta çok ileri giden hükema-i işrâkıyyunun meşâiyyun kısmı, melâikenin mânâsını inkâr etmeyerek, 'Herbir nev’in bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri vardır.' derler. Melâikeyi öyle tabir ediyorlar."

"Eski hükemanın işrâkıyyun kısmı dahi, melâikenin mânâsında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak 'ukul-u aşere' ve 'erbâbü’l-envâ’ diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyan, 'melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar' gibi, her nev’e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşadıyla bulunduğunu kabul ederek, o namlarla tesmiye ediyorlar..."(1)

İşrakiyyun Felsefesi: 1153-1191 yılları arasında yaşayan Şehabeddin Sühreverdi’nin temsil ettiği felsefi ekole işrakiyyun denilir. İşrak, “aydınlanma, güneşin doğuşu, tan ağarması” anlamındadır. Bu felsefi ekolün mensupları, gerçeğe ulaşmayı akıl işi değil; keşif, ilham, hads (sezgi) şeklindeki ruhî ve kalbî kuvvetlerde görürler.

Sühreverdi, gerçeği önce keşfen gördüğünü, sonra bunların delillerini aradığını söyler.

Bunların ehl-i tasavvuftan ayrıldığı nokta, sadece keşifte kalmayıp, aklı da devreye sokmalarıdır.

Meşâiyyun: Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak, yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi olmayan felsefi ekoldür. Diğer bir adı da Aristoculuktur. Bunlar aklı bütün hakikatlerin anlaşılmasında yeterli görür. Bu yüzden Peygamber ve kitaplara ihtiyaç olmadığını savunurlar.

Melekü'l-cibal: Dağlara vekalet ve nezaret eden melekler anlamındadır. Nasıl her insanda vazifeli melekler vardır. Aynı şekilde, her bir dağa nezaret ve vekalet eden melekler de vardır.

Melekü'l-bihar: Deniz ve okyanuslardan sorumlu ve onlara vekalet ve nezaret eden meleklerdir.

Melekü'l-emtar: Her bir yağmur damlasına vekil ve nazır olan melekler demektir. Cenab-ı Hak dağlara melekleri vazifeli olarak gönderdiği gibi, her bir yağmur tanesine de bir meleği vazifelendirmiştir.

Erbâbü'l-envâ: Felsefeciler bu terimi her bir tür ve envadan sorumlu ve onu terbiye ve idare eden güç anlamında kullanılmıştır. Yani bir çeşit her bir türe nezaret ve vekalet eden melekleri o türün ilahı olarak kabul ediyorlar. Meleklerin varlığını hissedip kabul ediyorlar ama onları ilahlaştırdıkları için küfre ve şirke düşüyorlar. Halbuki melekler Allah’ın abid birer kullarıdırlar, yaratma ve tedbirden acizdirler. Onların türler üzerindeki vazifeleri sadece Allah’ın o türdeki sanat ve tecellilerini takdir ve tahsinden ibarettir.

Ukul-u aşere: Kelime olarak on akıl, ilk akıl, hılkî ve cibilli olan akıl demektir.

Bir kısım eski ve sapık felsefecilere ve hususan İşrakıyyuna göre; teselsül tâbiri ile müessiriyetini iddia ettikleri sebeblerden birincisidir. Bunun neticesi şirke gider.

Bunlarca, akl-ı evvel Allah'ın mahluku olup ve bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl... ve böylece "Ukul-ü Aşere" dedikleri birbirinden türeyen on akıl varlığı tevehhüm edilerek dalâlete gidilmiştir.

Eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan "Birden bir sudur eder." Yani, "Bir zattan, bizzat bir tek sudur edebilir. Sâir şeyler vasıtalar vasıtası ile ondan sudur eder." diye, Ganiyy-i alel-ıtlak ve Kadir-i Mutlakı, âciz vasaite muhtaç göstererek, bütün esbaba ve vasaite, rububiyyette bir nevi şirket verip, Halik-ı Zülcelâle "Akl-ı evvel" nâmında bir mahluku verip âdeta sair mülkünü esbaba ve vasâite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-alûd ve dalâlet-pişe o felsefenin düsturu nerede?.. Hükemânın yüksek kısmı olan İşrakıyyun böyle halt etseler; maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.

Herbir nevin bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri vardır: Her türü temsil eden, maddeden soyut bir ruh ve güç  vardır, anlayışı işrak felsefesinin bir görüşüdür. Bunlar meleklerin türler üstündeki vekalet ve nezaretini hissedip, yanlış bir tabir ile soyut bir güç kavramı olarak tarif ediyorlar. Yani hissediş ve vücudu kabul ediş noktasında doğrular ama tarif ve tabirde hata ediyorlar.

Burada anlatılmak istenen ana tema, meleklerin varlığını bütün farklı görüşteki din ve ekoller kabul etmişlerdir. Ama tarif ve tabirler ekollere göre farklılık arz etmiştir. Buradan da meleklerin varlıklarını kabul etmek de insanlık ittifak etmiştir hükmü sabit oluyor.

(1) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat, İkinci Esas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

yarenyaman

Maddecilerin kuva-yi sariye dedikleri akıcı kuvvetler nedir? nasıl açıklıyorlar?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Üstad kuvâ-yı sâriye tabirini haşiye kısmında şu şekilde tarif ediyor: HAŞİYE Melâike mânâsını ve ruhaniyatın hakikatini inkâra mecal bulamamışlar; belki fıtratın namuslarından "kuvâ-yı sâriye" diye, "cereyan eden kuvvetler" namını vererek yanlış bir surette tasvir ve bir cihetten tasdikine mecbur kalmışlar. Ey kendini akıllı zanneden!.. Kuva-yı sariye kainatta eserleri ve intizamlı işleri göründüğü halde kendileri görünmeyen varlıklar anlamınada gelir.Bu varlıkların kendileri görünmediği için sebep sonuç içinde boğulan materyalistler bu anlamlı varlıklara anlamsız bir isim ve tabir takarak kendi alemlerinde kendilerini ikna ve tatmin yolunu seçmişlerdir.İslam’ın hak ve doğru tabiri olan melek tabiri yerine bilinmeyen ama işleyen ve eserleri görünen anlamında kuva-yı sariye demişlerdir.Tıpkı Allah’ın kainatta olan tasarruf ve terbiyesine tabiat dedikleri gibi.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...