"İşte, ehl-i hak, ittifaktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden ve aramadıklarından, haksız ve muzır bir netice olan ihtilâfa düşerler. Haksız ehl-i dalâlet ise,.." ifadelerini devamıyla birlikte izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Müslümanlar, yanlış bir tevekkül anlayışından dolayı ittifak etmiyor, ihtilafa düşüyor ve kuvvetlerini zayıflatıyorlar. "Allah bana yeter, O’nun kudreti bana kâfidir." der, Müslüman kardeşine ihtiyaç hissetmez. Böyle olunca Müslümanlar arasında ayrılık ve ihtilaf ortaya çıkar ve bu da Müslümanları kuvvetten düşürür.

Hâlbuki Allah insanları biribirlerine muhtaç bir şekilde yaratmış, aralarında dayanışma ve yardımlaşmayı emretmiştir. Öyle ise bir Müslümanın başka bir Müslümana ihtiyaç hissetmesi, onun yardımına muhtaç olması, tevekkül ve teslimiyete münafi değil, iman ve uhuvvetinin lazımıdır. Zaten birlik ve beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma Allah’ın başka bir kanunu ve emridir. Hakiki tevekkül ve teslimiyet, Allah’ın bütün emirlerine ve sünnetullah kanunlarına ittiba etmektir.

“Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek ve esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan bilmek, neticeleri O’ndan istemek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir.” (23. Söz)

Tevekkül yüksek bir haslet, ulvî bir seciyedir. Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıtadır. Allah’a tevekkül eden insan, kalben O’na teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir. Dünyevî gaye tahakkuk etsin veya etmesin, uhrevî mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın ve O’na teslim olmanın safâsını sürmüştür.

Müslüman, dünya hayatını daha rahat ve huzurlu geçirmek için sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır. İmtihanda ve tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır. Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir. O, herkesi misafir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hâdiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.

Tevekkül ile tembellik görünüşte birbirine yakın durur. Tevekkül, sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemektir. Tembellik ise, sebeplere müracaat etmeden neticeyi beklemek demektir.

Allah kâinatta sebeplere de bir vazife vermiş ve bazı icraatlarını onların vasıtası ile yapmaktadır. Bu yüzden Allah, insanları da sebeplere riâyet etmeye davet ediyor.

Allah’a tahkikî bir şekilde iman ile tevekkül eden adam hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir hâdise karşısında titremez. Cesaretin kaynağı hakikî iman, korkaklığın kaynağı da imansızlık ve tevekkülsüzlüktür. Tevekkül imanın bir meyvesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa, tevekkül de o nisbette kuvvetli olur.

Ehli küfür ise, birlik ve beraberlikteki kuvveti acizlikleri vasıtası ile hissettikleri için, ittifaka ve dayanışmaya dört elle sarılıyorlar. Böylece birbirlerinin noksanlarını tamamlamaya çalışıyorlar. Bu da onlara kanunu bir kuvvet ve üstünlük bahşediyor. Zira Allah bu dünyada insanların cemiyet ve birlik içinde olmasını bir kanun olarak tesis etmiştir; kim bu kanuna uymaz ise bu dünyada zillete mahkûm olur.

Müslümanlar hem Allah’a tevekkül edip teslim olacak hem de sebeplere tam riayet edip, biribirleri ile yardımlaşma ve dayanışma içinde olacaklardır. Hakiki tevekkül ve teslimiyet budur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...