Block title
Block content

"İşte, ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın, havfe ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında dercolunmuştur. Alâ-külli-hâl, o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlık’a müteveccih olacak. Halbuki halktan havf ise, elîm bir beliyyedir.." devamıyla izah?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstat Hazretlerinin, çok hakikatleri aydınlatan güneş-ayna misalinden bu konuda da faydalanabiliriz.

Aynayı sevmek ve güneşin aynadaki aksini sevmek mecazî aşktır. Hakikî aşk, güneşi sevmektir.

Bir ağaç da bir ayna gibidir, ondan çıkan meyveler ise güneşin ışığını andırır... Bunları sevmek mecazi bir aşktır. Bu ışıklar Rezzak isminin nurundan gelmektedir. Aşk-ı hakiki, ağacı ve meyveyi değil, Rezzak ismini sevmektir.

“Halk” kelimesi bütün mahlukat alemini içine alır; sadece insan toplulukları demek değildir. Bütün mahlukat esmâ-i İlâhîyenin aynalarıdır.

İnsandaki korku ve sevgi hisleri ya halka yani mahlukat âlemine, yahut Hâlık’a müteveccih olacaktır. Yani insan ya mahluklardan korkacak ve onları sevecektir; yahut Allah’tan korkacak ve O’na muhabbet edecektir.

"De ki, 'Eğer Allah’a muhabbet ediyorsanız bana ittiba edin, tâ ki Allah da sizi sevsin.'” (Âl-i İmrân, 3/31)  

ayet-i kerîmesi Allah sevgisine bir ölçü getirmiştir. Allah’ın zâtı hiçbir mahlukuna benzemediği gibi, onu sevmek de mahlukatı sevmeğe benzemez. Burada ölçü Allah’ın elçisine (asm.) ittiba etmek, ona uymak, ona benzemeye çalışmak ve onun gittiği yoldan gitmektir.

Bu ayet-i kerîmeden, Allah korkusunun da başka korkulara benzemeyeceğini öğreniyor ve bunun ölçüsünün de “takva” olacağını anlıyoruz. Yani, Allah’tan korkmak, ancak takva yolunu tutmakla olur. Allah’ın razı olmadığı ve yasakladığı her şeyden uzak duran kimse, korkunun hakikatine ermiş demektir. Artık bu kul, mahlukattan korkmaz. Zira, ayette de haber verildiği gibi, bütün varlıklar Allah’ın ordularıdır. O emir vermeden hiçbir varlık ona zarar veremez.

Şu var ki, insanlara cüz’i irade verildiği ve bu dünya imtihanının bir gereği olarak hem hayrı hem de şerri işlemede serbest bırakıldıkları için, insanlardan gelecek zararlara karşı azamî hassasiyet gösterilmeli, her türlü tedbir, noksansız olarak,  yerine getirilmeli ve daha sonra Nas Sûresinde ders verildiği gibi, “bütün insanların Rabbi, Meliki ve İlâhı” olan Allah’a sığınılmalı, O’ndan yardım istenmelidir.

“Halbuki halktan havf ise, elîm bir beliyyedir.” İfadesi, merhametsiz insanlara baktığı gibi, şuuruz sebeplere ve hadiselere de bakar. İnsanlardan gelecek muhtemel zararları, yahut tabiat olaylarının eliyle uğranılacak musibet ve felaketleri sürekli düşünen ve korkan insan, büyük bir belaya düşmüş demektir.

Her konuda olduğu gibi burada da temel prensip “Vazifeni yap, vazife-i İlâhiyeye karışma.” düsturudur. Biz, gerek menfaatleri celbetmekte, gerek zararları def etmekte, sadece kendi irademiz dahilinde olan tedbirleri almakla yükümlüyüz. Bütün hayır Allah’ın elinde olduğu gibi, bütün zararlar da yine O’nun kahrının ve gazabının neticeleridir. Öyle ise, ilâhî rahmete mazhar olmak ve yine ilâhî azaptan kurtulmak için neler yapmamız gerekiyorsa, bunları düşünmeli ve yerine getirmeliyiz. Bundan sonraki safhada bize düşen tek görev “Kaderin her şeyi güzeldir.” deyip, her türlü neticeyi rıza ve memnuniyetle karşılamaktır.

Zelzeleden korkmak yerine, arzın Rabbinden korkmak, O’na isyandan uzak durmak gerekir.

Fırtınadan korkmak yerine, hava unsurunun sahip ve malikinden korkulmalı, O’nun rızasını kazanmaya, gazabını celbedecek hallerden ve hareketlerden uzak durmaya çalışmalıyız.

Keza, ölümden korkmak yerine Mümit olan Allah’tan korkmalı, emirlerine dikkatle uyup, yasaklarından hassasiyetle kaçınmalıyız.

     “Muhabbet ise; sevdiğin şey, ya seni tanımaz, 'Allah’a ısmarladık.' demeyip gider -gençliğin ve malın gibi- ya muhabbetin için seni tahkir eder.” cümlesi “Halka muhabbet dahi belâlı bir musibettir.” hükmünün açıklaması mahiyetindedir.

Söz konusu tahkir hakkında, paragrafın sonunda şu açıklama getirilir:

“Zîrâ fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar.”

Midenin sert cisimleri hazmetmeden olduğu gibi dışarı atması; kulağın, belli frekanslar dışındaki sesleri işitmemesi; gözün, maddî olmayan eşyayı görememesi gibi, insan kalbi de kendi yaratılışına zıt düşen muhabbetlerden hoşlanmaz. Meselâ, kalb merhametten hoşlanır, zulmü sevmez. Zulmü severek işleyenler günah ve isyanlarıyla kalblerini yaralamışlar, nefislerinin emrettiği şeyleri sevmeye başlamışlardır. İnsan,  gözünü ve kulağını haram sahalarda kullandığında bunun hesabını vereceği gibi, kalbindeki bu fıtrî muhabbeti yanlış kullanmasının da hesabını verecektir.

“Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.” (İsrâ, 17/36)

* * *

Bâtın-ı kalbin Samed âyinesi olması:

Samed ismi, kısaca, “kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu zât” demektir. Kâinatın meyvesi olarak yaratılan insanın, bedeni bütün bir kâinata muhtaç olduğu gibi, kalbi de bütün bu âlemleri yaratan Rabbine iman etmeye, O’nu sevmeye, O’nun marifetinde ilerlemeye muhtaçtır.

İnsanın gözü ışıkla, midesi gıda maddeleriyle tatmin olur. Maddî olan bu organların tatmini de yine maddî eşya ile gerçekleşir. Ama insanın manevî kalbî madde ile tatmin olmaz.

İnsanın aklı ve kalbi ancak “Necisin, nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun?” suallerinin cevaplarını bulmakla tatmin olurlar. Bu ise ancak iman ve marifet ile gerçekleşir.

İşte, bu derece yüksek bir mahiyeti sahip olan insan kalbini, mahluk sevgisiyle tatmine çabalamak, o kalbin fıtratına zıt olduğu için, bozulmamış her kalb bu muhabbeti reddeder; onunla tatmin olmaz.

“Zîrâ fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehevânî sevmekler, bahsimizden hariçtir.)

Aklı devre dışı bırakıp his ve heves ile hareket eden şehvanî sevmeler bahsimizden hariçtir. Kısa süreli olup çabuk değişen ve bozulan bu hayvanî sevgiler, kalbe değil nefse hitap etmekte, onu bir süre oyalamaktadır.

                                                    ***

Mahluku sevmek mecazî, onda tecelli eden esmâyı sevmek hakikî muhabbettir.

Kalbin Samed ayinesi olması konusunda, “Risale-i Nur’dan Kelimeler Cümleler 2” kitabında yer alan bir yazının bazı kısımlarını aşağıda naklediyoruz:

Batın-ı Kalb

...

Maddî kalp, bedenin her yanına kan pompalayan harika bir cihaz. Bu kalp bütün bir kâinata muhtaçtır. Kâinattan insanı süzen ve insan fabrikasında gıdaları ete, kemiğe, kana, iliğe çeviren bir kudret, o kalbi çalıştırmakta ve kanı bedenin her köşesine sevk etmektedir.

 Bu kalbin kâinata ve içindeki eşyaya olan ihtiyacını, ancak her muhtacın ihtiyacını gören ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah yerine getiriyor ve onda Samed ismini böylece tecelli ettirmiş oluyar.

Kalp bu yönüyle bir ağaçtan, bir çiçekten pek fazla ileri değil. Onlar da kâinatın her şeyine muhtaçlar. Onlar da bu ihtiyaçlarının görülmesiyle Samed ismine âyine oluyorlar.

Kalbin bâtınına gelince, Samediyete asıl âyine o batın-ı kalbdir..

Bu hakikati,

"Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d, 13/28)

âyet-i kerimesi bize ders veriyor.

Bedendeki her organın kendine göre bir çeşit tatmini söz konusudur. Göz görmekle, kulak işitmekle tatmin olur. Dilin tatmini tat ile, mideninki gıda iledir. Kalbin ise en büyük ihtiyacı, imandır.

Ben kimin mahlûkuyum? Şu âlem kimin mülkü? Bu dünyada kimin misafiriyim? Daha sonra nereye gideceğim? Beni misafir eden zât, benden ne istiyor?

İşte kalbin bâtını, bu gibi soruların cevaplarıyla tatmin oluyor. Onun ihtiyacı mârifetullah olunca, elbette, Samediyete en büyük âyine o olacaktır.

Diğer mahlûklar bu kâinatın maddesine muhtaçtırlar. O ise, bu âlemin sahibini tanımaya, bilmeye, O’na iman ve itaat etmeye muhtaç...

Bunu anlamayan ve kalplerinin gıdasını ihmal eden insanlarda, bu ihmâlin peşin cezası olarak, huzursuzluk, sıkıntı, tatminsizlik, korku, endişe gibi hastalıklar kalbi sarar.

Midenin açlığını elbisenin güzelliği, yahut gömleğin kalitesi gideremiyor; o ancak rızık istiyor. Kalbin boşluğunu da hiçbir dünyevî rütbe, hiçbir içtimaî makam, hiçbir beşerî teveccüh ve hiçbir fâni hedef doyuramıyor, doyuramaz da...

Kalbin Rabbi, onun ancak zikirle tatmin olacağını bildiriyor bize. Nedir zikir? Kelime mânasıyla hatırlama. Allah’ı hatırlatan her hâdise, her levha, her ilmî eser birer zikir vesilesidir.

Kalb; bir fabrika, bir saray, bir misafirhane olan şu muhteşem kâinatın ancak Allah’ın emir ve iradesiyle var olduğunu bilmekle tatmin olur.

...

İşte insan, kendi bedeninin, kâinata ve ondaki rızıklara muhtaç olduğunu, onların ise insana muhtaç olmadıklarını iyice anladıktan sonra, tefekkürünü derinleştirir. Bedenden geçer, ruha, kalbe varır..

Ve yakînen anlar ki, insanın kalbi Allah’a inanmaya muhtaç, ama Allah o kalbin imanına muhtaç değil.

İşte insanın bunu idrak etmesi ve iç dünyasını iman, marifet ve muhabbete açmasıyla, insan kalbi Samediyete eşsiz bir âyine olur.

       İnsan, kendi kalbini böylece değerlendirdikten sonra, Samediyetin âlemdeki tecellilerini de aynı şuurla okumaya başlar. Bizim muhtaç olduğumuz kâinata, o kâinatı yaratanın muhtaç olmayacağını açıkça bilir...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...