Block title
Block content

"İşte sana üç misâl... Sâir kemâlât ve fünunu bu üç misâle kıyas et." Fenlerin hakikatinden maksat nedir? Örnekleri daha iyi anlamamız için metinde zikredilen fenlerle onların dayandıkları esmâ-i İlâhîye arasındaki münasebeti biraz açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Şu âyet-i acîbe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyât-ı fenniye ve havârik-ı sun'iyeyi 'tâlim-i esmâ' ünvanıyla ifade ve tabir etmekte şöyle lâtif bir remz-i ulvî var ki: Her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyâtın, her bir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o sanat kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir.”

“Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakk'ın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir."

"Meselâ, tıp bir fendir, hem bir sanattır. Onun da nihâyeti ve hakikati; Hakîm-i Mutlak'ın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rûy-i zeminde rahîmane cilvelerini edviyelerde görmekle tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur."

"Meselâ, hakikat-ı mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşya, Cenâb-ı Hakk'ın (Celle Celâlühü) 'ism-i Hakîm'inin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne; eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete yol açar."

"İşte sana üç misâl... Sâir kemâlât ve fünunu bu üç misâle kıyas et."
(1)

Nur’larda eşyanın hakikatlerinin esmâ-i ilâhîyeye dayandığı ifade ediliyor. Ene bahsinde insandaki sıfatların ve şuunatın, vahid-i kıyasi olarak, pek çok esmâ ve sıfat-ı ilâhîyenin bilinmesine yardım ettiği örnekleriyle açıklanıyor. O risaleden aldığımız dersle şöyle söyleyebiliriz:

Fenlerin hakikatinin esmâ-i ilâhîye olduğunu anlamamızın da ölçüleri, -tabiri caizse- numuneleri insanın mahiyetinde bulunuyor. Meselâ; bir âlimin yazdığı çeşitli eserlere baktığımızda, bunların tümünün onun ilminden aktığını, o manevî kemâlin bu eserlerle kendini gösterdiğini ve okuyucuların istifadesine sunulduğunu görürüz. O hâlde, bütün eserlerin görünen şekilleri “suretler” olarak kabul edilirse, bu suretlerin “hakikati” o zâtın ilim sıfatı ve âlim ismidir.

Bitkiler âlemini inceleyen bir botanikçinin bu konuda edindiği bütün bilgiler, o varlıklarda kendini gösteren İlâhî ilme dayanmaktadır. O bitkiler bir ilim ve hikmetle yaratılmışlar da onları incelemek ve anlamakla o zât o sahanın âlimi olmuştur. O hâlde, o botanikçideki ilmin hakikati ilk bakışta o zâtın ilim sıfatına bakar, onun tezahürüdür. Bir perde daha ileri gittiğimizde, o varlıklarda kendini gösteren ilmin Allah’ın ilim sıfatından ve Âlim isminden geldiğini anlarız.

Buna göre bütün fennî ilimler İlâhî isimlerin farklı varlıklardaki ayrı tecellilerinin incelenmesiyle ortaya çıkmışlardır ve hepsinin hakikati konularına göre Âlim, Hakîm, Nâzım, Müdebbir, Rezzâk, Şâfi gibi esmâ-i ilâhîyeden birine yahut birkaçına dayanır.

İnsanın istidadında bir camiiyet vardır. Bu istidattan pek çok kabiliyetler ve o kabiliyetlerin icra edilmeleriyle de “pek çok kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyât-ı fenniye ve havârik-ı sun'iye” ortaya çıkmıştır.  

Bunların her birinin de yine pek çok alt şubeleri vardır. Meselâ, ilmî kemâlat denilince, birbirinden farklı ilimler sayısınca ayrı kemâller akla gelir. Dinî ilimlerin, tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi çeşitlerinin her birinin ayrı kemâl dereceleri olduğu gibi, fennî ilimlerin de fizik, kimya, biyoloji, astronomi, jeoloji, botanik, zooloji gibi  birbirinden ayrı nice dalları vardır. Ve bunların her birinin de yine alt şubeleri bulunur ve her şubenin, kendine göre, farklı bir kemâli vardır.

Fennî terakkilerin herbirinde ayrı bir kemal sergilenir. Meselâ, mükemmel bir saat ile mükemmel bir bilgisayarda ve mükemmel bir uçakta görülen kemâller birbirinden farklıdır.

İşte ancak birkaç örnek verebildiğimiz bu kadar farklı ilimler, fenler ve sanatlar, hep insan istidadından doğmaktadır ve onun meyveleridirler. Bunların her biri de ayrı bir fiil, ayrı bir kemâl, yahut ayrı bir güzellik oldukları için ayrı esmânın insan istidadındaki tezahürleridirler.

Talim-i esmâ unvanıyla bunların tümünün istinat ettikleri İlâhî isimlerin Hazret-i Âdem’e (as.) öğretildiği ifade edilmiştir.

Hendesenin ism-i Adl ve Mukaddir’e dayanması:

Nur Külliyatı'nda Adl isminin iki ayrı mânası nazara verilir. Birisi ihkak-ı hak, yâni her hak sahibine hakkını vermek, diğeri ise zalimleri cezalandırmak. Bütün varlıklar, kendilerine lazım olan bütün özellikleri eksiksiz taşımalarıyla ihkak-ı hakkın sonsuz örneklerini sergilerler.

Misâl olarak, insanın simasına bakalım:

Bu simanın hakkı; iki göz, iki kulak vs. dir. Bu organların şekilleri, yerleri, özellikleri, büyüklükleri hep insan simasına uygundur. Bu mâna Adl ismini gösterdiği gibi Mukaddir ismini de gösterir. Yâni, her organın mevcut şekli, yeri, büyüklüğü öylece takdir edilmiş ve Mukaddir ismine bir ayna olmuştur.

Hendese ilminde de Adl isminin birinci mânası kendini açıkça göstermektedir. Bir mühendis, binasını kurarken her şeyi hassas bir ölçü ile en uygun yerine ve gerekli bütün özellikleri ona yerleştirerek tanzim eder. Binanın temel hesapları büyük bir hassasiyetle yapılır. O hesaplarla takdir edilen miktarda demir kullanılır. Odaların büyüklükleri, icra ettikleri göreve göre takdir edilir. Her odaya hakkı verilir. Mutfakla misâfir odasının yüz ölçümü aynı olmaz. Odanın yüksekliği, pencere sayısı, kalorifer peteklerin sayısı hep adâletle, yâni ince ölçülerle takdir edilir ve yerine konulur.  

Tıbbın  Şâfî ismine dayanması:

Hangi hastalığın nasıl tedavi edileceğini bilmek, bir yönüyle ilim, bir yönüyle de sanattır. Bilginin yerinde kullanılması ayrı bir sanat olarak düşünülebileceği gibi, tıbbın cerrahî müdahâle yapılan dalları zâten başlı başına çok büyük birer sanattırlar.

Dünyadaki enerji kaynaklarını, maden ocaklarını ortaya çıkarmak gibi, şifa kaynaklarını bulmak da ayrı bir ilim ve sanattır. Kâinat eczanesinden dertlere derman arayan kişi, Şâfi isminin hazinesine müracaat etmiş demektir. Elde ettiği hayırlı sonuçları Allah’ın ihsanı bilmekle hem gerçek ilmi elde etmiş olur, hem de Şâfi isminden feyiz alır. Beşerin şifa gibi en büyük bir ihtiyacını bu şuurla yerine getirmeye çalışmak, hastaları bu anlayışla tedavi etmek, o kişi için büyük bir sadaka olur.

Hakikat-ı mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşyanın Hakîm ismine dayanması:  

Günümüz literatürde, eşyanın hikmetlerini konu alan müstakil bir bilim dalı olmamakla birlikte, bunun alt dallarından biri olarak Nur’larda nazara verilen “fenn-i hikmetü’l-aza”nın karşılığı “anotomi” ilmidir. Demek ki, organların hakikatlerini, görevlerini, faydalarını konu alan bir bilim kolu olduğu gibi, bitkilerdeki hikmetleri konu alan botanik ilmi, yer altı dünyasının hikmetlerini araştıran jeoloji ilmi gibi birçok fennî ilimler burada, genel mânasıyla “hikmetü’l-eşya” olarak nazara verilmiş oluyor.

Bu ilimlerin hepsi Allah’ın Hakîm isminin eşyadaki tecellilerini nazara vermekle büyük birer marifet ve tefekkür hazinesi olurlar. Bu ruhtan uzak kalındığında ise “faydalı ilim” olmaktan çıkarlar. Hurafe yollu anlatımlar sergilenir, yahut bütün bu harikaların tabii olarak kendiliğinden meydana geldiği iddia edilerek  tabiatperestliğe kapı açılır.

Meselâ, dünyanın güneşten kopmasını, yaklaşık yüz elli milyon kilometre uzaklaştıktan sonra soğumaya ve güneş etrafında dönmeye başlamasını, bu soğumuş ateşin İlâhî bir terbiyeden geçmekle tam zıddı bir mahiyete bürünerek denizlere, karalara dönüşmesini ve atmosferle kaplanmasını böylece bitkilerin, hayvanların ve en sonunda da insanların yaşamasına elverişli bir hâle getirilmesini tesadüfe ve tabiata isnat etmek, hurafeden başka bir şey değildir.

(1) bk. Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...