"İşte, ubudiyetin esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Ulûhiyete karşı secde etmeye bedel naz ve fahir suretinde gidenler, zerrecik kalbini Arşa müsavi tutar..." Buradaki "naz ve niyaz makamını" açar mısınız biraz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan fıtraten nihayetsiz aciz ve fakirdir. Bu nihayetsiz acizlik ve fakirlik boşluğunu ancak nihayetsiz bir kudret ve zenginlik doldurabilir ki, bu sıfatlar da ancak ve ancak Allah’ta vardır. Öyle ise insan benlik ve gurur davasını bırakıp Allah’a aczi ve fakrı ile sığınmalı, onun sonsuz kudret ve zenginliğine iltica etmelidir ki, ibadetin özü ve hakikati de bundan ibarettir.

Allah insanı bu dünyaya ibadet ve kulluk için göndermiştir. Yoksa benlik ve gurur yapsın, kasıntı ile; "ben şunu yaptım, ben şöyleyim, ben böyleyim" demek için insan yaratılmamıştır.

İnsanın hakikati ile her şeyin dizgininin ve terbiyesinin Allah’ın kudret elinde olduğunu anlaması ve buna tam bir acziyet ile teslim olması, ancak iman ve ibadet ile mümkündür. Bunun dışındaki inanç ve ideolojiler bu kıvamı yakalayamaz. Tam aksine bu inanç ve ideolojiler insanı, kendini beğenmiş ve acz ve fakrını unutmuş bencil bir firavun şekline dönüştürüyorlar.

İnsanın Allah’a yaklaşmakta ve onu razı etmekteki en önemli donanımı, fıtratındaki nihayetsiz acizlik ve fakirliğidir. İnsan bu nihayetsiz acizliği ile nihayetsiz kudrete köprü atar. Keza nihayetsiz fakrı ile de nihayetsiz zenginlik ile irtibat kurar. O zaman o nihayetsiz kudret ve gına insanın nihayetsiz acizlik ve fakirliğine tam bir merhem ve tam bir ilaç olur. Nasıl bebeğin çaresiz ve zayıf hali anne ve babasını ona hizmetçi yapıyor ise, aynı şekilde insan da nihayetsiz acizliği ve fakirliği ile Allah’ın nihayetsiz kudret ve zenginliğini kendine cezp ediyor ve onun nazarında nazlı bir bebek gibi oluyor. İşte insan kibir ve benlik davası yerine bu acz ve fakr kanalını işletse, her şey ona itaatkar olur ve Allah’ın nazdar ve niyazlı bir kulu hükmüne geçer.

Burada "naz makamı" nazlanmak anlamında değil, insanın acziyet ve fakriyet noktasından Allah katındaki mevki ve makamına işaret eden bir kelimedir. Tasavvuftaki naz ile buradaki naz aynı naz değildir.

Mesela, bir bebeğin acziyet ve zafiyetten gelen, anne ve baba yanındaki nazdarlığı ne ise, insanın da nihayetsiz acziyet ve zafiyetten gelen Allah katındaki nazdarlığı aynı şeydir. Bu nazdarlık hürmetine güneş ve ay insana muti iki hizmetkar yapılmıştır.

Naz makamıyla bu konunun fazla ilgisi yok. Bir kısım evliyalar Vedud isminin tecellisiyle bazen öyle bir noktaya varıyorlar ki, dillerinden (görünürde bizim edep ölçülerimize uygun düşmeyen) bazı naz cümleleri dökülebiliyor. Üstad Hazretleri, “Senin hakkın naz değil niyazdır.” buyurarak bu kapıyı kapıyor. Müfrit evliyaların şatahatları buna misaldir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ender56

"‎طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ 1 Yani, "Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez." Bu kısımla

"Elhasıl, hadiste vardır ki

Yani, medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır." Bu kısım arasında bağlantı,ilişki nedir? İzah edermisiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

İnsanın ihlaslı olması durumunda, sadece ilahi emir olduğu için ibadetini yapması ve manevi hizmetleri de sırf Allah emretti diyerek deruhte etmesi söz konusu olabilir. Böyle birisi manasız ve hadsizlik içeren büyük görünmek ve başkalarına da üstten bakmak gibi zaaflardan kurtulabilir. Yoksa böyle bir insan ihlası elde etmezse, haddinden tecavüz edip, büyüklenmeye ve başkalarına üstünlük taslamaya başlar. 

İşte bir insanın haddinden tecavüz etmemesi ve tevazusunu muhafaza etmesi için, İhlaslı olması şarttır. Yoksa kurtulamaz ve mahvolur. Çünkü "medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır."

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...