İSTİB’AD

“Aklına sığıştıramamak.

Akıldan uzak görmek.”

(1) AKLIN HAZIMSIZLIĞI

Hasta midelerin hazımda zorlanmaları gibi bozulmuş akıllar da hakikatları idrakte güçlük çekerler. İşte bu ikinci hazımsızlık hastalığına, "istib’ad" deniliyor. İstib’ad, yâni akıldan uzak görüp inkâra sapmak...

Bir yonca tarlasında dolaşan küçük bir böcek düşününüz. Bu böcek, kendisini balta girmemiş muhteşem bir ormanın izbelerinde hissedecektir. Ona deseniz ki, şu koca orman gibi daha binlercesini, yer küremiz sırtına almış, uçarak yol alıyor. Bu açık hakikatı o küçük aklına sığıştıramayacaktır.

İnsan da, sınırlarına hayallerin erişemediği bu büyük âlem içinde zavallı bir böcek gibi. Gördükleri, göremediklerinin yanında, deryada damla. Bildikleri de bilmediklerinin yanında öyle...

İnsan, aklını doğru kullanırsa, bütün bu âlemleri sonsuz bir ilim ve kudretle çekip çeviren Allah’a iman eder.

İşte istib’ad, bu büyük icraatlarda Allah’ın büyüklüğünü okuyamayan insanlarda başgösteren bir çeşit akıl hastalığıdır.

(2) AKLIM ALMIYOR

İnsanoğlu, kendisinden daha bilgili bir insanın ilmine akıl erdiremezken, nasıl oluyor da, Rabbinin ve Hâlık’ının sonsuz sıfatlarını her yönüyle anlamaya kalkışabiliyor!?

Halbuki:

“Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez.” Sözler

Mutlak, kendisine belli bir sınır çizilemeyen, bir kayda girmeyen demektir. Akıl mahlûktur ve her mahlûk gibi o da sınırlıdır. Allah’ın sonsuz sıfatlarını, bu sınırlı akılla ihata etmek, yani tam mânasıyla kavramak ve anlamak mümkün değildir.

Henüz kendi mahiyetini bilemeyen aklın, Allah’ın zâtını anlamaya kalkışması en azından haddi tecavüzdür ve insanı doğru yoldan saptırır.

İnsanın beyni sınırlı olduğu gibi, düşüncesi ve ilmi de mahdut. Eli, şu uçsuz bucaksız âlemi tutup çevirmekten ne kadar âciz ise, aklı da onun yaratıcısını hakkıyla bilmekten en az o kadar uzak.

Şu var ki, anlamak başka, inanmak daha başkadır. İnanmak bir kalb meselesidir.

Akıl, sonsuzu kavrayamaz ama, kalp sonsuza inanabilir ve sonsuzu sonsuz derecede sevebilir.

Kalplerindeki sonsuzluk madenini işletemeyenler, akıllarına esir oldular ve bu esaret onları önce bedenlerine, sonra da maddeye ve tabiata köle yaptı.

***

DERYAYI BARDAĞA SIĞDIRMAK

İnsan bir koltukta iki karpuz taşıyamazken, güneş bütün gezegenlerini birlikte nasıl döndürüyor? Yer çekimi sonsuz denecek kadar çok eşyayı birlikte nasıl tutuyor?

Kâinatı dolduran nice kanunlardan sadece ikisi olan yer çekimi ve güneş cazibesi için, az-çok, büyük-küçük farkı olmazsa, bütün bu kanunların sahibi için böyle bir şey nasıl düşünülebilir?!..

Kâinattaki bu sonsuz faaliyetleri kendi âciz kuvvetlerini ölçü alarak anlamaya kalkışanlar büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalırlar. Ve gözünün görmediğine inanmayan zavallıları çok gerilerde bırakan bir düşüş ve çöküş ile akıllarının almadığını inkâr yoluna saparlar.

İnsanoğlu, İlâhî sıfatları anlama konusunda kendi kudretini, ilmini, iradesini, görme ve işitmesini ölçü kabul ettiği takdirde gerçeği bulamayacak ve hidayete eremeyecektir.

***

Aklım almıyor, dedi.

İyi yapıyor, dedim. “Sen deryayı bardağa sığdırmak istiyorun, suç bardakta mı?”

Aslında onun yaptığı bundan da öte idi.

O, sonsuzu sınırlıya sığıştırmak istiyordu.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...