Block title
Block content

"Kâfirlerin medeniyetiyle mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark: Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs içi pis, sûreti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır. İkincisi, bâtını nur, zâhiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sûreti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir." devamıyla izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Kâfirlerin medeniyetiyle mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:
Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs içi pis, sûreti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır...
İkincisi, bâtını nur, zâhiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sûreti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir.
Evet mü'min olan kimse, îmân ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlukatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünkü,  îmân bütün mü'minleri bir babanın cenâh-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.
Küfür ise, öyle bir bürûdettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyâda bir nevi  ecnebilik tohumunu ekiyor. Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor. Evet hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattır. Ve ezelî, ebedî iftirak ve firak ile muttasıl ve mahduttur.
 Amma kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkiyât-ı sanâyi, (bunlar) tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur’ân’ın irşâdatından, edyân-ı semâviyeden in'ikas ve iktibas edildiği “Lemeat” ile “Sünûhat” eserlerimde istenildiği gibi izah ve ispat edilmiştir...

Medeniyet, insanların birlikte yaşamaları, dayanışma ve yardımlaşma  ile birbirlerini tamamlamaları, adâlet üzere bir meslek taksimatı yaparak toplumun bütün ihtiyaçlarını elbirliği ile karşılamaları, böylece mesut bir toplum hayatı teşkil etmeleri demektir.

Vahşet ise medeniyetin zıddı olup, canavarlar gibi yalnız yaşamakla ve sadece kendi menfaatini esas alıp diğer insanlara düşman gözüyle bakmakla ortaya çıkan mücadeleci toplum yapısıdır.

Bir ülke ve onun meydana getiren toplumun fertleri, sadece kendi menfaatlerini düşünüyor ve başka insanlarla ilişkilerini de hep menfaat esasına  bina ediyorlarsa  o ülke ve o fertler teknik yönden ne kadar ileri giderlerse gitsinler hakikatte vahşidirler.

Üstat hazretleri bunların halini, “dışı süs içi pis, sûreti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytan” olarak tavsif ediyor.

Müminlerin medeniyeti ise, merhamet, sevgi, kardeşlik, yardımlaşma, şefkat gibi nurani meziyetler taşıyan “câzibedar bir melektir.”

“Mü'min olan kimse, îmân ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla”  bakar. Yâni, onun imanı ve tevhid inancı, bu varlık âlemindeki her şeyin Allah’ın eserleri olduğunu ona telkin eder. Bunun neticesi ise, o kişiyi Allah’ın bütün eserlerini sevmeye götürür. Zira, onlar İlâhî isimlerin tecellileriyle yaratılmışlardır.  Varlıkların hepsi Allah’ın eseri olunca bunlar arasında bir kardeşlik de var demektir.  Dünya ile Mars arasına aynı güneşin gezegenleri olmaları noktasında bir nevi kardeşlik olduğu gibi, bütün mahlukat arasında da aynı Halık’ın eserleri olma, bütün canlılar arasında aynı Muhyi’nin hayat verdiği varlıklar olma gibi kardeşlik bağları vardır. Kâinata bu nazarla baktığımızda esmâ-i İlâhîye tecellilerinin her birinin bir grup varlığı kardeş haline getirdiğini görürüz. Ve insan  bütün esmâya mazhar alması cihetiyle bütün varlıklarla kardeştir.

Mehd-i uhuvvet, kardeşlik beşiği demektir. Yâni, bir beşikte yatan ikiz kardeşler gibi, bütün canlılar yeryüzü beşiğinde, bütün varlıklar ise kâinat beşiğinde birlikte bulunuyorlar, Allah’ın rahmet ve keremine birlikte mazhar oluyorlar manasına gelir.

“Bütün mahlukatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir.”   ifadesinde bir mümin için üç ayrı kardeş grubu nazara veriliyor. Bütün mahlukat, bütün insanlar ve Müslümanlar. Mahlukatla kardeşliği, arz ettiğimiz gibi, Hâlık, Mâlik, Kadîr, Hakim, Kuddüs, Evvel, Ahir, Zâhir, Bâtın gibi birçok isme birlikte  ayna olmaları cihetiyledir.

Hayvanlar âlemiyle olan kardeşliği, cansız varlıklara göre daha fazladır. Zira, onlarda İlâhî isimler cansızlardan çok daha fazla tecelli etmektedir. Bu isimler bizde en ileri derecede tecelli etmiş ve Rabbimiz bizi arza halife yapmakla bütün hayvanlar âlemine de kumandan kılmıştır. O halde bu kumandan, riayeti hükmünde olan diğer canlılara acımak, onlara yardımcı olmak, hukuklarına tecavüz etmemek durumundadır.

“Bilhasa insanları”  ifadesinden bütün insanları sevmemiz gerektiğini anlıyoruz. Zira, insanlar Allah’ın en güzel şekilde yarattığı, arza halife kıldığı, cennete namzet yaptığı, bütün isimlerini kendilerinde tecelli ettirdiği bahtiyar misâfirler, mükemmel mahluklardır. Bu manada bütün insanları Allah’ın kulları olarak sevmemiz gerekiyor. Onların kötü hallerine ve batıl inançlarına gelince onları da ıslah için çalışmak, onlara hakkı ve hakikati tebliğ etmek, tuttukları yolun yanlışlığını şefkat ile göstermek ve kurtuluşlarını gönülden arzu etmek bizim insanlık görevimizdir.

Şu var ki, bu insanlar iman etmedikleri taktirde ahirette ebediyen birbirlerinden ayrı kalacaklardır. Onun için en büyük ve daimî kardeşlik İslâm kardeşliğidir.

İşte, başta peygamberler olmak üzere bütün âlimler, mürşitler “insanlık kardeşliğini” “İslâm kardeşliğine” çevirmek üzere o inanmayan insanlara hakkı ve hakikati büyük bir şefkat ve gayretle  tebliğ etmişlerdir. Bu konuda en bariz ve en muhteşem tablo asr-ı saâdette sergilenmiştir.  Bütün insanlar şirkin bataklığında debelenirken o Şanlı Nebi (asm.) tevhid davasıyla ortaya çıktı ve bu insanlara gittikleri yolun yanlış olduğunu tebliğe başladı.  O (asm.), şirkin en büyük düşmanıydı, ama müşriklere acıyor, onlarla “insanlıkta kardeş” olduklarını nazara alarak, kalplerini tevhid inancıyla nurlandırmaya çalışıyordu. Bu çok ibretli bir tablodur. Biz de peygamberimizden aynı şefkat dersini alarak, hastalara değil hastalığa düşman olmalı, müşrike değil şirke, asiye değil isyana, günahkara değil günaha düşman olmalı ve bu hasta insanların imdadına aynı merhametle koşmaya çalışmalıyız. Zira onların hepsi bizim insaniyette kardeşimizdirler. Ve Allah, bu kardeşlerimize yardımcı olmamızdan razı olacaktır. Zira, onların hepsi Allah’ın kuludurlar ve Allah bu asi ve kâfir kullarının da ıslah olmaları için onlara peygamber  göndermiş, kitap inzal etmiştir.

Bizim düşmanımız, dinsizliği dava edinen ve insanları dinsiz yapmaya çalışan, ahlâksızlığı dava edinen ve milleti ahlâksız yapmaya çalışan fesat komiteleridir. Onlara kapılmakla kalp ve ruhları yaralananlar bizim düşmanımız değil, hastalarımızdır. Elimizden geliyorsa tedavilerine çalışmamız gerekiyor. Doktor hastaya düşman oldu mu hasta kime müracaat edecektir!?..

“… İman bütün mü'minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.

Gerçek ve ebedi kardeşlik, Allah’a kul, Resullulaha (asm.)  ümmet olma kardeşliğidir. Aynı kitaba inanan, aynı peygamberin izinde giden bu insanlar İslâmın emirlerine birlikte uymakla kardeşliklerini sık sık hatırlar ve pekiştirirler. Özellikle günde beş vakit namazda buluşan ve  her teşahhütte birbirine duâ eden müminlerin kardeşlikleri çok daha ileri seviyede tahakkuk eder. Zâten İslâm kardeşliğinin içinde diğer iki kardeşlik türü de mevcuttur. İnsaniyette ve aynı İlâhî isimlere  ayna olmadaki kardeşlik şıklarına ek olarak burada üçüncü ve en nuranî bir kardeşlik devreye girmiştir. Bu kardeşlik, kabirde de, mahşerde de, cennette de devam edecektir.

“Küfür ise öyle bir burûdettir ki  kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır.”

Küfürde,  İslâm kardeşliği zâten söz konusu olmadığı gibi, ilk iki kardeşlik mânaları da siyah ve kalın bir perde arkasında kalır, gizlenir, tesirini gösteremez. İnsaniyette kardeş olma manası, tam tersine inkılap eder ve hayat bir mücadeledir sloganı ile insanların kendi hemcinslerine düşman olmalarını netice verir. Nur Külliyatında hayatın bir cidal değil, yardımlaşma olduğuna dair çok harika örnekler vardır. Bitkilerin hayvanların imdadına, hayvanların insanların yardımına,  gıda maddelerinin beden hücrelerinin imdadına koşmalarına mücadele denilemeyeceği güzelce beyan edilir.

Bu adamlar, elementler arası yardımlaşmadan, güneşle ay, ayla dünya, bulutla toprak, atmosferle ciğerler arasında açıkça görülen ve sayılamayacak kadar çok olan yardımlaşma örneklerini küfrün o karanlık perdesiyle göremez, sadece  bir aslanın ceylanı  parçalamasına  bakarak hayatın bir mücadele olduğunu iddia ederler ve  bu canavar ruhunu kendi hemcinslerini parçalamakta esas tutarlar.

Düşünmezler ki, aslanların ve diğer yırtıcı hayvanların güç ve kuvvetlerine  rağmen ceylanın nesli tükenmemiş, artmaya devam etmiştir.

Ve insana koyunu veya  tavuğu kesip yemesini helal kılan Allah, aslana da ceylanı helal kılmıştır.

Konunun hikmet yönüne bir de şöyle nazar edelim: Aslanlar, kurtlar, çıtalar ve onlar gibi et yiyen hayvanlar olmasaydı, bütün hayvanlar âleminin cenazeleri ortada kalsa, kokuşsaydı daha mı iyi olacaktı?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Hubab | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 1251 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...