"Kâinatın Sânii, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânâtını tattırmak istediğini, kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyetinden,.." insanın camiiyeti açısından izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“İştihâlı bir mide, hassasiyetli bir hayât, insâniyet..” (24. Söz)

İştihâlı bir mide” sadece hayvânlarda ve insânlarda vardır. Ne cansız varlıklarda, ne de meleklerde mide bulunmadığından onlarda Rezzâk ismi tecelli etmez. Bitkiler, bir yönüyle rızıklanan grubuna girseler de onlarda da iştihâlı bir mide bulunmadığından “rızık” grubunda yer alırlar. Onlar insânlara ve hayvânlara rızık olmak üzere yaratılan ve yeryüzü sofrasında dizilen ni’metlerdir.

Hassasiyetli bir hayât” yani hislerle donatılmış bir hayat sahibi olma noktasında hayvânlarla insânlar müşterektirler. Ancak insân his yönüyle hayvânlardan çok zengindir. İnsanın böyle bir genişlikte yaratılmasının en mühim sebebi; bütün İlahi isimleri tanıyıp tartabilmesi içindir.

“... Hayâtı sana vermekle, cüz'iyetten bir nevi külliyete ve insâniyeti vermekle hakikî külliyete ve İslâmiyet’i vermekle, ulvî ve nûranî bir külliyete ve ma’rifet ve muhabbeti vermekle muhît bir nûra seni çıkarmış. “ (24. Söz)

Hayâtımız olmasaydı, biz de bu kâinâtın küçük bir cüz’ü, bir parçası olurduk. Hayâtın ihsân edilmesiyle, cansız bir cüz’ olmaktan kurtulup küllîleştik. Geceyle, gündüzle, havâ ile su ile, güneş’le, ay’la, baharla, yazla irtibatımız oldu. Böylece bir nevî küllileşmiş olduk.

İnsaniyetin verilmesiyle bizi kuşatan bu âlemle sadece maddî ihtiyaçlarımıza dayanan bir münasebet kurmayı aşarak, o varlıkların ne olduklarını, ne gibi özellikler taşıdıklarını, bize ne gibi faydalar sağladıklarını araştırıp bulmakla hakikî külliyete erdik.

İslâmîyet ni’metinden mahrum bir insân, kendisini kuşatan bütün bu varlıkları düşünmek ve incelemekle hakikî külliyete erse bile, bu külliyet “ulvî ve nûranî bir külliyet” değildir. O varlıklara iman nazarıyla baktığında, onlarda tecelli eden esmâ ve sıfat-ı İlâhiyeyi düşünmeye başlar. Eşyâyı, birer İlâhî sanat ve Rabbanî ihsân olarak değerlendirir. Böylece, sadece akılla elde ettiği o külliyet ulvileşir, kalbin mazhar olduğu feyizlerle nûraniyet kazanır.

Kalbde îman nûru ziyâdeleştikçe ona bağlı olarak ma’rifet ve muhabbet nûrları da inkişâf eder. Allah’ın bir ismi Nûr’dur; bütün isimleri ve sıfatları nûranîdir. Ve bu nûranî sıfatlar muhittirler, yani bütün eşyâyı ihata etmişlerdir. İşte insân, iman nûruyla her neye baksa onda İlâhî isimlerin nûrlarını müşâhede eder ve bütün varlık âleminde o muhit nûrun cilvelerini görür.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...