Block title
Block content

"Kâinatta, esbab ve müsebbebat görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki,.." Olayların sebeplere bağlı olması, onlardan meydana geldiğini göstermez mi?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Görme, bilgi edinme yollarından sadece birisi. Bu duygu, akılla desteklenmez ve kalpten medet almazsa insanı aldatabilir. Meyveyi daldan koparırız. Bu her zaman böyle olagelmiştir.

Dal ile meyve arasında, “mukarenet” yani yakınlık vardır. Bu hâdiseye gaflet nazarıyla ve üstünkörü bakan bir insan, o ilâhî mucizeyi ağacın yaptığını sanabilir. Suyu ve toprağı ağaç yapan bir kudretin, o ağaçtan da meyveler çıkardığını düşünmek istemez. Meyvenin ifade ettiği ince mânâların ağaçla bir ilgisi olmadığını da anlamaya yanaşmaz.

Meselâ, o meyve insana rızık olarak takdim edilmiş; ağaç bunun gafili. Onun tadı, kokusu, rengi insana göre ve insan için verilmiş; ağaç bundan habersiz.

İnsanoğlu o meyveyi yemekle bir şükür imtihanı geçiriyor. Ve o meyveden ileride cennet nimetleri, yahut cehennem azabı çıkacaktır. Ağaç bunu anlamanın çok ötelerinde.

Demek oluyor ki, o ağaç bu haliyle, bir kâğıttan farksız; üzerine yazılan hikmetli sözlerden hiç mi hiç haberi yok. O ilim ve sanat yüklü yazıyı okuyanlar, kâğıdı hiç dikkate almazlar bile. Bütün nazarlarını yazıya ve yazara hasrederler. Ama gel gör ki, yazı ile kâğıt arasındaki bu yakınlığa aldanarak, yazıyı kâğıdın yazdığını iddia edecek kadar bir düşünce sefaletine düşenler de çıkabilir.

Böyle birisi, meyveyi dalından koparırken, ne kadar harika bir sahne sergilediğinin farkında değildir: ağacın gövdesinden büyükçe bir dal uzanmış, ondan yine bir başka dal çıkıvermiş ve bu ikinci dala meyveler takılmış. Bunun bir benzeri de meyveyi koparan adamda sergilenmiş. Gövdeden kol uzanmış, koldan el çıkıvermiş ve bu el, beş parmağının marifetiyle, o meyveyi tutmayı ve koparmayı başarmış.

Bu asırlarca böyle olagelmiş ve böyle de gidecektir. Ama insanın kolu her devirde gövdesinden çıkmış diye insanoğlu, “kolumu gövdem yaptı,” diyebilir mi? Aynı şekilde, eli koluna bağlı diye, “elimin ustası kolumdur” hükmüne varabilir mi? İşte bu büyük hata, nur külliyatında, şöylece aklımıza sunulur:

“Esbab-ı zahiriyeyi perestiş edenleri aldatan; iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, 'iktiran' tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem bir şeyin ademi, bir nimetin madum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki: o şeyin vücudu dahi, o nimetin vücuduna illettir.”(1)

“adem” yokluk mânâsına geliyor; “madum” ise yoklukta kalan, varlık sahasına çıkamayan...
İkinci cümledeki mesajı şöyle ifade edebiliriz: bir şeyin olmayışı, bir nimetin yoklukta kalmasına sebep olduğu takdirde, gafil insanlar, o nimeti de o şeyin icat ettiğini zannederler.

Konunun devamında, bu mânâyı açıklamak üzere, harika bir misâl verilir. Bir bahçıvandan söz edilir. Bu adam bahçeyi sulamayı ihmal etmekle bütün sebzelerin yok olmalarına sebep olmuştur. Gafil insan, bunu kendisine delil tutarak der ki: "Bütün sebzeleri yapan sudur. Çünkü o kesilince hepsi kurudu ve mahvoldular." İşte bu adam iktiranı illetle karıştırmıştır.

Günlük hayatımızda bunun binlerce misaliyle karşı karşıya değil miyiz? Veznedar işe gelmeyince kasa açılamıyor ve para verilemiyor. Ama kimse de kalkıp, paraların gerçek sahibinin veznedar olduğu vehmine kapılmıyor. Ağaçların çiçek açma zamanındaki bir günlük soğuk hava, bütün çiçekleri mahvediyor ve meyvelerin yokluğuna sebep oluyor. Artık o sene ağaçlardan meyve alamıyoruz. Ama kimse demiyor ki, meyveleri yapan sıcak havadır; çünkü o olmayınca meyvesiz kalıyoruz. Aynı şekilde, evlilik olmayınca da çocuk dünyaya gelmiyor, ama hiçbir ebeveynden, “şu çocuğun organlarını biz taktık, ruhunu biz getirdik” gibi saçmalar işitmiyoruz.

Yine ağaç misalimize dönerek şöyle bir düşünelim: insanlar yedikleri meyveler için ağaçlara niçin minnettar olmuyorlar ve onlara teşekkür etmiyorlar? Çünkü, akıl ve vicdanları buna müsaade etmiyor! İşin tuhaf tarafı, aynı insanlar o meyveyi kimin yarattığı konusunda da bir şey söylemiyor, düşünmeden yaşamayı tercih ediyorlar.

İnsan ister istemez, “Bu çelişkiyi nasıl oluyor da içlerine sindirebiliyorlar?” diye soruyor. Bu sorunun cevabı şu olsa gerek: Nefsin arzusuna kapılan ve diledikleri gibi yaşamayı prensip edinen bu adamlar, ciddî bir tefekkürün kendilerini sorumluluk sahasına iteceğinden korkuyorlar. Çünkü, tefekkür onları şükre götürecek, ibadete yaklaştıracak ve sefahatten uzak kılacaktır.

Şükür ve ibadet vazifesi bu gafil ve asi insanlara ağır gelir. Çareyi, düşünmemekte ve sebeplere sarılmakta bulurlar. Vicdanlarının derinden derine yaptığı bunca ikaza ve itiraza rağmen...

(1) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Yirmi Yedinci Pencere | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 5960 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

kartal1444
Allah razı olsun. ne kadar güzel ve örneklerle açıklamışsınız.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
drerkan
Hakikaten harika izahlar olmuş. Selametle.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)

maasallah...
barekallah
harika
harika
harika...
inanin
bu satirlari okurken , imanimin harekete gectigini hissettim...
anam babam size feda olsun,,,
cenabi hak bizleri sizlerden ayirmasin,,
allaha binler sukur ki eti degil
risalei nurlari öptürdü,
vesselam,,,
arif

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...