KALP

(1) KALB NEDİR?

“Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır.” İşaratü’l-İ’caz

Hissiyat ve efkâr... Her iki grubun da bütün işleri kalb denilen o Rabbanî lâtifeye ait... Seven, korkan, üzülen o olduğu gibi, düşünen ve anlayan da o.

Biz hisler âlemimizi vicdanen biliriz. Elimizin varlığını gözümüz vasıtasıyla, midemizin varlığını ilmen bildiğimiz gibi, his âlemimizin varlığını da vicdanen biliriz. Yani bunları bizzat yaşamakla biliriz.

Aynı şekilde, dimağ da fikirlerimizin bir makesi, bir aynası olmuştur. Her iki tip faaliyetin de aslı kalbtedir.

Kalbin çok önemli bir yönü de şu ifadeyle nazarımıza sunuluyor:

“Kalbin ihtiyacat saikasıyla âlemin enva’ıyla, eczasıyla pek çok alâkaları vardır. Esmâ-i hüsnanın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır.” Mesnevî-i Nuriye

Kalbin ihtiyacı denilince, sadece şu gördüğümüz maddî varlıkları, güneşi, havayı, suyu, gıda maddelerini anlamamız eksik olur. Onlar, kalbin değil bedenin ihtiyaçlarıdır. Beden ruhun hanesi olduğu için bunlar kalbin de ihtiyacı sayılabilirlerse de, kalbin asıl ihtiyacı imandır ve İlâhî isimlerin varlık alemindeki tecellilerini okumak, iyi değerlendirmek ve böylece o esmânın nurlarından istifade etmektir.

Meyve yiyen bir müminin dili onun tadından zevk aldığı gibi kalbi de Rezzak ismine şükran duygusu besler ve o rızıktaki harika sanata hayran olur.

Bütün esmâ ve sıfat tecellileri de bu şekilde kalbe nur verirler; insanın imanını inkişaf etttirir marifetini yüceltirler.

(2) BÜTÜN İSİMLERİN MAZHARI

“...kalb-i beşerde şu âlem-i kebirin safahatında tecelli ve ihata eden bütün esmânın âsârını göstermek...” Sözler

Kalpte bütün ilâhî isimlerin tecellileri mevcut... Bu, insanın ahsen-i takvim üzere yaratıldığının en büyük bir göstergesi.

Her varlık kendinde tecelli eden isimlere göre bir şeref kazanmakta. Taş bitkiden, bitki hayvandan daha aşağı bir mertebededir; zira, bu ikinciler daha çok esmâya, daha ileri seviyede mazhardırlar.

İnsan kalbi bütün esmâya mazhar. Şöyle ki:

Bütün kâinatta tecelli eden isimlerden birisi Halık ismi... Ruh da mahluk olması cihetiyle bu isme mazhar.

Bir başka isim Rab ismi. Ruh da, ruh olarak terbiye görmesi yönüyle bu isme mazhar.

Bir başkası Kadir ismi. Ruhda kudret sıfatı bulunmasıyla bu isim de tecelli etmiş oluyor.

Her varlık ilâhî ilimde plânlanması, programlanması yönüyle Mukaddir ismine ayna oluyor. Ruh da plândan anlaması ve işlerini programlamasıyla bu isimden de bir tecelli nasibi almış.

(3) KALBİN GIDASI

Kalbin boşluğunu hiçbir dünyevî rütbe, hiçbir içtimaî makam, hiçbir beşerî teveccüh doyuramıyor, doyuramaz da...

Kalplerinin gıdasını ihmal eden insanlarda, bu ihmâlin peşin cezası olarak, huzursuzluk, sıkıntı, tatminsizlik, korku, endişe gibi hastalıklar kalbi sarar.

Kalbin Rabbi, onun ancak zikirle tatmin olacağını bildiriyor bize. Nedir zikir? Kelime mânasıyla hatırlama. Allah’ı hatırlatan her hâdise, her levha, her ilmî eser birer zikir vesilesi.

Kalb Allah’ın kudsî sıfatlarının bütün eşyayı ihata ettiğine inanmakla hem bedende rahat yaşar, hem kâinatta.

Zamanı geldiğinde, bedeni de huzurla terkeder, kâinatı da. Çok iyi bilir ki, bunların ikisi de kendi mülkü değildir. Böylece ikisinden de geçer, onların hakiki sahibine iltica eder. Dileyeceğini O’ndan diler. Hiçbir hâdiseden sarsılmaz, hiçbir musibetten korkmaz. Yakînen inanmıştır ki, mutlak kudret ve irade ancak Allah’ındır. O’nun izni olmadan ne karınca bir adım atabilir, ne hava deprenebilir, ne kan deveran edebilir.

Yediğimiz bir meyvenin ne rengi, ne güzelliği, ne kokusu, ne de tadı kalbe ulaşır. Ama, insan o meyvedeki İlâhî sanata hayran kaldı mı işte o zaman kalb gıdasını almaya başlamış demektir.

Kalp, bu kâinatın özüyle beslenir, mânasıyla ilgilenir. Onun işi bu âlemle değil, onda tecelli eden İlâhî isimlerledir.

(4) KALBİN SORUMLULUĞU

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü, kulak, göz ve gönül, bunların hepsi, yaptıklarından sorumludur.” İsra Sûresi, 36

Bir yazıyı okuduğumuzda, o yazının insan zihninde planlandığı, gözlerin ona yardımcı olduğu, hafızadan yardım alındığı pek hatırımıza gelmez. Bunlar da birer iştirler, hem de birinciden çok daha önemlidirler.

Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur:” Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).” Hûd Sûresi, 113

Zulme meyletmek kalbin görünmeyen bir işidir ve kalb ondan sorumludur.

Şu var ki, kalbe gelen vesveselerle kalbin kendi işlerini birbirine karıştırmamak gerekir. Vesvese kalbin değil şeytanın fiilidir. Onun içindir ki insan, kalbine gelen pis hatıralardan, çirkin sözlerden sorumlu değildir. “Kimsenin bir başkasının yükünü yüklenmeyeceği” temel bir hükümdür (Necm Sûresi, 38).

Buna göre şeytanın işini kalb yüklenemez, yani vesveselerden kalp sorumlu olmaz.

Nur Külliyatı’nda, vesveseye düşen hassas kişileri rahatlatacak harika bir tespite yer verilir:

“…O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.” Sözler

Kafamıza taş atılmışsa ve biz onun yarasından acı duyuyorsak, bu atışı başkası yapmış demektir. Kendi kafamızı kendi elimizle kırıp, sonra da oturup üzülmemiz söz konusu olamaz. Yukarıdaki güzel tespite göre, kişi kalbine gelen kötü şeylerden rahatsızlık duyuyorsa, bu demektir ki o sözler kalbin değil şeytanındır.

İnsan kendi eliyle yaptığı her işten sorumlu olduğu gibi, kalbinin, iradî olarak, icra ettiği işlerden de sorumludur.

Kalbin en güzel fiili iman etmek, en çirkini ise küfrü ve şirki kabullenmektir. Bu iki kaynaktan gelen ve sonsuz diyebileceğimiz kadar çok “güzel ve çirkin işler” vardır. Kanaat, sabır, rıza, teslim, tevekkül, tevazu, hüsn-ü zan kalbin güzel fiilerinden olduğu gibi, haset, kin, hırs, sabırsızlık, kibir, su-i zan da onun kötü işlerindendir.

(5) KALB KIRMAK

Kırmak denildi mi içimizde hemen bir tepki oluşuverir. Kırılan şeyin önemine göre, kırmanın tehlike ve sorumluluk boyutları da artar. Bir sürahiyi kırmışsanız birkaç lira ödemekle bu zararı telafi edebilirisiniz. Ağacın bir dalını kırmışsanız onun onarılması için koca bir kâinatın seferber olmasına ihtiyaç vardır.

Nur Külliyatı’nda “Beden ruhun hanesidir.” buyrulur. Bir kolu koparmak o hanenin bir bölümünü yıkmak demektir. O hanede görev yapan ruh, bu yıkımdan son derece etkilenir, üzülür ve yapacağı birçok hayırlı işlerin yarım kalması yahut noksan olması yönüyle de manen zarara uğrar.

Beden ruhun hanesi, kâinat da bu hanenin tezgâhı gibidir. En büyük yıkım, o hanede misafir olan ruha verilen zararlarda kendini gösterir.

Kalp kırmak, baş yarmaya benzemez. Birincisinde bizzat hane sahibine zarar verilmektedir, ikincisinde ise haneye.

Bu tıpkı, bir evin camlarını kırmakla, o evde oturanın gözlerini kör etmek arasındaki fark gibidir.

Bu ikinci yıkım, çok büyüktür; sorumluluğu ve cezası da ona göredir.

***

SEN BENİM KALBİME BAK!

Ahir zamanın bozuk atmosferinden etkilenen ve kalbleri yaralanan bazı kişilerin, kendilerini ibadet ve takvaya çağıran mü’min kardeşlerine verdikleri cevap, çoğu zaman, "Sen benim kalbime bak" şeklinde olur.

Manevî kabin ne kendini görebiliriz, ne de taşıdığı inançları, iyi ve kötü huyları... Bütün bunlar ancak tezahürleriyle bilinirler.

Şefkat ve merhamet, kalbe ait bir güzellik. Bu ise, fukaraya serilen sofrada, yahut verilen sadakada kendini gösterir.

Takva, kalbe ait bir başka güzellik. O da, günahlardan uzak kalmakla ortaya çıkar, bilinir.

İmanın da bir tezahürü vardır. Kişinin kalbindeki imanını diliyle de ifade etmesi gerekir. İman ancak böylece sahih olur.

Kalbin, Allah’ın emirlerine karşı itaatkâr olması da bir başka güzelliktir. Bu güzelliğin belirtisi, nişanesi ise ibadettir.

O mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacak. İnsanoğlu, "kalbim temiz" diyerek nefsini baş köşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağına, kendi noksanlarına baksa ve onları tamamlamaya gayret gösterse o gün daha kârlı çıkacak.

Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...