Block title
Block content

"Kimin kalbinde îmandan ve Dîn-i Haktan gelen nokta-i istinadı olmazsa, bilbedahe temsildeki Rüstem ve Herkül'ün cesaretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi..." şeklinde devam eden cümleyi açıklar mısınız

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Korkaklık nasıl ki imansızlık ve inkarın bir neticesi ise, cesaret dahi iman ve inancın bir neticesi, bir sonucudur. Öyle ise imansızlıktan gelen korkaklığın reçetesi sağlam bir iman ve inancı elde etmekten geçiyor.

Cesaret, imanın derecesi ile orantılıdır. İman ne kadar kuvvetli ise cesarette o derece kuvvetlidir. Bu sebeple imanı zayıf birisi ile imanı kuvvetli birisi arasında fark vardır. İmanı zayıf birisinin kuvvetli imana ait kemal halleri görmesi mümkün değildir. Bu sebeple imanın tahkiki ve kuvvetli bir şekle çevrilmesi gerekir.

Şu var ki, cesareti sadece kaba kuvvet olarak anlamamak lazımdır. Böyle bir yaklaşım insanı vahşi hayvanlardan farklı görmemek, hatta hayvandan daha aşağı görmek  demektir. İnandığı değerleri, insanlardan ve bir takım endişelerden çekinmeden yaşamak, en büyük ve yerinde bir cesarettir. 

Bu zamanda Risale-i Nurlar tahkiki ve kuvvetli iman derslerini dolayısı ile de onun neticesi olan cesareti kazandırabilir. Üstad Hazretleri bunu eserlerinde çokça zikrediyor. Bu zamanda sağlam imanı kazkanmanın yolu ve yöntemi Risale-i Nurlardır. Bunun böyle olduğunu Üstadımız şu şekilde ifade etmektedir:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır."(1)

"Eski zamanda, esâsât-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda, dalâlet-i fenniye elini esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur'ân-ı Kerîmin en parlak mazhar-ı i'câzından olan temsilâtından bir şulesini, acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur'ân'a ait yazılarıma ihsan etti."

"Felillâhilhamd, sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihetü'l-vahdetiyle, en dağınık meseleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle, hakaik-i gaybiyeye, esâsât-ı İslâmiyeye, şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefis ve hevâ teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu."

"Elhasıl, yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur'âniyenin lemeâtındandır. Benim hissem, yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ân'ındır. Mahrem bir suale cevaptır."
(2)

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale

(2) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Mahrem Bir Suale Cevaptır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Hutbe-i Şamiye | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3090 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
Yükleniyor...