"Küfür, şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı mânâsız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğundan, nihayetsiz bir cinayettir. Nihayetsiz cinayet ise nihayetsiz azabı icab eder." izah?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Büyük bir gemi düşünelim. Bu gemide hizmet eden yüzlerce insan var. Bu insanların hizmet gayesi geminin gideceği hedefe ulaşmasıdır. Gemi çalışanlarının hepsi hizmet ve vazifesini eksiksiz olarak yapıyorlar. Biz de geminin dümenciliğini yapıyoruz. Bizim vazifemiz dümeni hedef rotasında tutmak. Şimdi biz bu vazifeyi terk edip gemiyi karaya oturtsak, bütün gemi emekçilerinin emeğine ve hizmetine tecavüz etmiş sayılmaz mıyız? O zaman gemide ne kadar çalışan hizmetli varsa, hepsi bizden hakkını istemesi ve alması gerekir.

İşte şu kainat büyük bir gemi hükmündedir. Bu kainat gemisi içinde olan unsurlar ve mahlukat ise hava, toprak, su, güneş, hayvanat, nebatat gibi misaldeki geminin hizmetlileri ve emekçileridir. İnsan ise bu kainat gemisinin dümencisi hükmündedir. Vazifesi ise kainat sahifesinde tecelli eden İlahi isim ve sıfatları talim edip gereğince amel etmektir. Yani insanın şu kainat gemisindeki vazifesi ve gayesi iman ve ibadettir. Kainattaki diğer bütün mahlukat, insanın bu ibadetine ve kulluğuna göre planlanmış ve ona hizmet etmek için programlanmıştır. Dolayısı ile insan, vazifesi olan iman ve ibadeti terk ederse, bütün kainat mürettebatının hukukuna ve hakkına ve emeğine tecavüz etmiş olur. Bu da bir nevi cinayettir.

Devlet nasıl haksız bir suçluya kamu davası açıyor ise, zira mahkeme kamusal bir kurumdur, bireyler şahsi kusurları ile bu kurumlara maddi ve manevi zarar verirse, kamu hakkına tecavüz etmiş sayılır ve cezasını da görür. Aynı şekilde kainat da bir kamusal alandır. İnsan bu alanda vazifesizliği ile, yani iman ve ibadeti terk etmekle bütün kamunun hukukunu çiğnemiş sayılır. Allah da hem kendi hakkı için, hem de kamunun hakkı için insana kamusal dava açar ve cezasını keser. Zira insanın imansızlık ve ibadetsizliği şahsi bir cinayet değil, kamusal bir cinayettir.

"S - Bir kâfirin mâsiyet-i küfriyesi, mahduttur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-ı mütenahi bir ceza ile tecziyesi adalet-i İlâhiyeye uygun olmadığı gibi, hikmet-i ezeliyeye de muvâfık değildir; merhamet-i İlâhiye müsaade etmez."

"C - O kâfirin cezası gayr-ı mütenahi olduğu teslim edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâp edilen o mâsiyet-i küfriyenin, gayr-ı mütenahi bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir:"

"Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömürle yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenahi ömrünü behemehal küfürle geçireceği şüphesizdir. Çünkü kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla, o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahi bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh, ebedî cezası, adalete muhalif değildir."(1)

Şayet bu dünyada o kafire ebedi bir hayat verilse idi, küfrü de ebedi olacaktı. Öyle ise kafirin ebedi cezalandırılması aynen adalettir. Zira kafir kendi iradesi ile kalp yuvasını öyle bir bozup kokuşturmuş ki, ebedi bir şekilde imana kabiliyeti kalmamıştır. Hal böyle olunca, böyle bir adam için bir dakika yaşamak ile ebedi yaşamak arasında iman etmeme noktasından bir fark yoktur.

Nasıl beşer mahkemelerinde suç cüzi olduğu halde, müebbet, yani ebedi ceza makul ve vaki ise, aynı şekilde külli küfür cinayetinin ebedi bir ceza ile cezalandırılması da gayet makul ve adildir. Günümüzde birkaç kişiyi öldüren canilere müebbet ceza veriliyor. Hatta bazen birkaç müebbet ceza da verildiği oluyor. Müebbet, sonsuz ve daimi demektir. Demek o caninin ömrü ebedi olmuş olsa idi, cezası da ebedi olacaktı demektir. Yani sonsuz ceza kavramı insanlığın hukuk sisteminde de caridir. Hal böyle iken, küfür sebebi ile had ve hesaba gelmeyen cinayetler işleyen bir kafire, sonsuz bir ceza verilmesi neden gayr-i adil ve makul sayılsın.

Her şey Allah’ı tanıtmak ve sevdirmek üzere programlanmıştır. Bu programın dışına çıkıp, bazı şeyleri bazı sebeplere vermek şirk ve zulümdür, affı kabil değildir. Allah kainattan matlup olan İlahi maksatlarını miskin ve aciz olan sebeplere yedirmez, onlara bozdurmaz. Bu sebeple kainatın her şeyi üstünde müthiş bir cebir ve izzet ile kendini ihsas edip ilan ediyor. Bu ilana göz kapamayı veya inkar etmeyi de sonsuz bir azap ile cezalandırıyor.

Mesela, Rezzak ismi kainattaki bütün canlıların rızkını mükemmel bir ahenk ve titizlikle temin ediyor. İnsan bu ismin tecellilerini okuyup, önce Rezzak isminin manasını ve hükmünü talim edip, sonra bu ismin sahibi ve kaynağı olan Allah’a intikal etmesi gerekirken, bütün rızıkları sebeplere taksim ederek, ne ismi ne de ismin arkasında duran Allah’ın Zat-ı Akdesini tanımıyor. Bu tanımamak ve inkar hem Rezzak isminin hukukuna bir tecavüzdür, hem de o ismin sahibi olan Allah’a bir hakarettir. Bu sebeple inkar ve küfür ebedi bir cehennemi iktiza ediyor. Bu örneği diğer isimlere de tatbik edebiliriz. Mesela şifa güzel ve tatlı bir nimet olup, Şafi ismine işaret ediyor iken, insan bu şifa nimetini sebepler olan ilaçlara verse, aynı zulüm ve çirkinliği irtikap etmiş olur.

Kainatın birinci maksadı Allah’ı insanlara tanıtmak ve sevdirmektir. Bütün mevcudat bu maksat etrafında kümelenmiş, hizmet ederken, insanın bu ana maksadı görmezden gelmesi ve inkar etmesi, bir cihetle atomdan gezegenlere kadar her mevcudun hareket ve vazifesini hafife almak ve onların haklarına bir tecavüzdür. Öyle ise basit gibi duran inkar, neticesi itibari ile çok büyük ve zulümlü bir harekettir. "Şirkte büyük bir zulüm vardır." ayeti de buna işaret ediyor.

(1) bk. İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi, 7. Ayetin Tefsiri.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

drerkan
Çok güzel bir izah olmuş.Temsil ve hikaye konuyu çok güzel açmış.Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...