Block title
Block content

Kur'ân-ı Azîmüşşan’ın, yedi vecihle harika olması ve Kur'ân'ın kırk vecihle mucize olmasını nasıl anlamalıyız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Risale-i Nur'un çeşitli risalelerinden, özellikle Yirmi Beşinci Söz'den istifade edilerek bu soruya şöyle cevep verebiliriz.

KUR’AN’IN KIRK VÜCUH-U İ’CÂZI
1. Mânâsındaki belâğatı
2. Nazmın cezaleti
3. Hüsn-ü metaneti
4. Üslûplarının bedâati
5. Garipliği
6. Müstahsenliği
7. Beyanının beraati
8. Fâik ve Üstünlüğü
9. Safveti
10. Maânîsinin kuvveti
11. Lâfzının fesahati
12. Selâseti
13. Lâfzındaki câmiiyeti
14. Mânâsındaki câmiiyeti
15. İlmindeki câmiiyeti
16. Mebâhisindeki câmiiyeti
17. Üslûp ve îcâzındaki câmiiyeti
18. Üslûb-u Kur’ân’ın cem’iyeti (Bir tek sûre veya ayet, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur’ânîyi içine alır.)
19. Âyât-ı Kur’âniye’nin câmiiyeti.("İstediğin her şey için, Kur’ân’dan her ne istersen al”)
20. İ’câzkârâne îcâzı. (Kâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir.)
21. Câmi’ ve hârıktır
22. Makàsıd-ı câmiiyeti
23. Maânî-i câmiiyeti
24. Esâlib-i câmiiyeti
25. Letâif-i câmiiyeti
26. Mehâsin-i câmiiyeti
27. Mesâil-i câmiiyeti
28. Maziye ait ihbârât-ı gaybiyesi
29. İstikbale ait ihbârât-ı gaybiyesi
30. Hakaik-ı İlâhiye’ye dair ihbârât-ı gaybiyesi
31. Hakaik-ı kevniye’ye dair ihbârât-ı gaybiyesi
32. Umur-u uhreviye’ye dair ihbârât-ı gaybiyesi
33. Kur’ân’ın şebâbeti
34. Tabakat-ı beşerin hususi hisse-i fehmi
35. Heyet-i mecmuasında râik bir selâset
36. Fâik bir selâmet
37. Metin bir tesanüd
38. Muhkem bir tenasüp
39. Meziyet-i i’câziye
40. Temsilat-ı kur’aniye

KUR’AN’IN YEDİ KÜLLİ VECH-İ İ’CÂZI:

1. Lâfzındaki fesahat-i harikası,
2. Nazmındaki cezalet-i harikası,
3. Câmiiyet-i harikulâdesi,
4. Derece-i i’cazda belâğat-i Kur’âniye,
5. Üslûp ve îcâzındaki câmiiyeti,
6. İhbârât-ı gaybiyesi,
7. Fezlekesi ve meseleleri özetlemesi.

Kırk İ’caz Vechi:

"Yine 'Lemaat' namında Türkçe bir risalede ve Yirmi Beşinci Söz'de Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğunu icmalen beyan ve kırk vücuh-u i'cazına işaret etmişim. O kırk vecihte, yalnız nazımda olan belâgatı, 'İşarat-ül İ'caz' namındaki bir tefsir-i Arabîde kırk sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa şu üç kitaba müracaat edebilirsin."(1)

"Kur'an-ı Hakîm'in kırk kadar enva'-ı i'cazından on beşini beyan eder. Ona iktifaen burada ihtisar ettik. İstersen ona müracaat et, bir hazine-i mu'cizat bulursun."(2)

"On üç asırda yedi vecihle i'cazını muhafaza eden ve Yirmi Beşinci Söz'de isbat edildiği üzere kırk aded enva'-ı i'cazıyla mu'cize olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın ihbarat-ı kat'iyyesidir."(3)

"Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) başta sarahat ile haber verdiği Risale-i Nur'u, Siracünnur ve Siracüssürc namıyla birinci mertebede aşikâr onu gösterip ta'dad ederken, tâ yirmibeşe geldiği vakit بِتَمْلِيخٍ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ der. Âyât-ı Kur'aniyenin i'cazlarını beyan ve Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğunu yedi aded küllî vecihlerde isbat eden Risale-i Nur'un en meşhur ve parlak risalesi olan Yirmibeşinci Söz namındaki Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesi'ne işaret eder."(4)

Kırk vecihle mu’cize olduğu hakkında bk. Mesnevi-i Nuriye, s.230; Emirdağ Lahikası-II, s.235; Şualar, s.134, 247, 624, 702, 709, 738; Mektubat, s.382, 192, 406; Sözler, s.62, 88, 220, 366, 735, 786; Lem'alar, s.225.

YEDİ KÜLLİ İ'CAZ:

"Elhasıl: Kıraat-ı seb'a, vücuh-u seb'a ve mu'cizat-ı seb'a ve hakaik-i seb'a ve erkân-ı seb'a üzerine nâzil olan Kur'an semasının o yedişer tabakalarına, cinn ve şeyatîn hükmündeki itikadsız maddî fikirler çıkamadıklarından âyâtın nücumunda ne var, ne yok bilmeyip yalan ve yanlış haber verirler..."(5)

"Neam, yedi cihetle onüç asırda i'cazı musaddak olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, haşr-i cismanînin keşşafıdır ve fettahıdır ve besmelekeşidir."(6)

"Bir zaman rü'yada gördüm ki: Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı."

"Füc'eten bir adam yanımda peyda oldu. Dedi ki: Îcaz ile beyan et, icmal ile îcaz et, bildiğin enva'-ı i'caz-ı Kur'anı!"

"Daha rü'yada iken tabirini düşündüm, dedim: Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılaba misal. İnkılabda ise elbet hüda-yı Furkanî,"

"Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'cazının beyanı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'caz-ı Kur'anî,"

"Yedi menabi-i külliyeden tecelli, hem yedi anasırdan terekküb eder. Birinci Menba': Lafzın fesahatından selaset-i lisanı;"

Nazmın cezaletinden, mana belâgatından, mefhumların bedaatından, mazmunların beraatından, üslûbların garabetinden birden tevellüd eden bârika-i beyanı."

"Onlarla oldu mümtezic, mizac-ı i'cazında acib bir nakş-ı beyan, garib bir san'at-ı lisanî. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı."

"kinci Unsur ise: Umûr-u kevniyede gaybî olan esasat, İlahî hakaikten gaybî olan esrardan, gaybî-yi âsumanî."

"Mazide kaybolan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvalden birden tazammun eden bir ilm-ül guyub hızanı,"

"Âlem-ül guyub lisanı, şehadet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumuz ile beyanı, hedef nev-i insanî, i'cazın bir lem'a-i nuranî..."

"Üçüncü Menba' ise: Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır. Lafzında, manasında, ahkâmda, hem ilminde, makasıdın mizanı."

"Lafzı tazammun eder pek vasi' ihtimalat; hem vücuh-u kesîre ki, her biri nazar-ı belâgatta müstahsen, arabiyece sahih, sırr-ı teşriî lâyık görüyor ânı."

"Manasında: Meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîni, mezahib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menahic-i hükema, o i'caz-ı beyanı"

"Birden ihata etmiş, hem de tazammun etmiş. Delaletinde vüs'at, manasında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydanı!"

"Ahkâmdaki istiab: Şu hârika şeriat ondan olmuş istinbat, saadet-i dâreynin bütün desatirini, bütün esbab-ı emni."

"İçtimaî hayatın bütün revabıtını, vesail-i terbiye, hakaik-i ahvali birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyanı..."

"İlmindeki istiğrak: Hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlahî, onda meratib-i delalat, rumuz ile işarat, sureler surlarında cem'etmiştir cinanı."

"Makasıd ve gayatta: Müvazenet, ıttırad, fıtrat desatirine mutabakat, ittihad; tamam müraat etmiş, hıfzeylemiş mizanı."

"İşte lafzın ihatasında, mananın vüs'atında, hükmün istiabında, ilmin istiğrakında, müvazene-i gayatta câmiiyet-i pürşanı!.."

"Dördüncü unsur ise: Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakata, derece-i istidad, rütbe-i kabiliyet nisbetinde ediyor bir ifaza-i nuranî."

"Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşade. Güya her demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmanî."

"İhtiyarlandıkça zaman, Kur'an da gençleşiyor. Rumuzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbabın perdesini de yırtar o hitab-ı Yezdanî."

"Nur-u tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehadet perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet-i hitabı dikkate davet eder, o nazar-ı insanı."

"Ki o lisan-ı gaybdır; şehadet âlemiyle bizzât odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar hârika tazeliği bir ihata-i ummanî!"

"Te'nis-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlahî tenezzülât. Tenzil'in üslûbunda tenevvü-ü munisliğidir mahbub-u ins ü cânı."

"Beşinci Menba' ise: Nakil ve hikâyatında, ihbar-ı sadıkada esasî noktalardan hazır müşahid gibi bir üslûb-u bedi-i pür-maânî"

"Naklederek, beşeri onunla ikaz eder. Menkulâtı şunlardır: İhbar-ı evvelîni, ahval-i âhirîni, esrar-ı cehennem ve cinanı."

"Hakaik-i gaybiye, hem esrar-ı şehadet, serair-i İlahî, revabıt-ı kevnîye dair hikâyatıdır hikâyet-i ayânî"

"Ki ne vaki' reddeylemiş, ne mantık tekzib etmiş. Mantık kabul etmezse red de bile edemez. Semavî kitabların ki matmah-ı cihanî."

"İttifakî noktalarda musaddıkane nakleder. İhtilafî yerlerinde musahhihane bahseder. Böyle naklî umûrlar bir "Ümmi"den sudûru hârika-i zamanî..."

"Altıncı Unsur ise: Mutazammın ve müessis olmuş Din-i İslâma. İslâmiyet misline ne mazi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!.."

"Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semavîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş. Bırakmıyor isyanı."

"Yedinci Menba' ise: Şu altı menba'dan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizac. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vasıta-i nurânî."

"Şundan çıkan bir zevktir; zevk-i i'caz bilinir, tabirine lisanımız yetişmez. Fikir dahi kasırdır, görünür de tutulmaz o nücum-u âsumanî."

"Onüç asır müddette meyl-üt tahaddî varmış Kur'anın a'dâsında, şevk-i taklid uyanmış Kur'anın ahbabında. İşte i'cazın bir bürhanı..."

"Şu iki meyl-i şedidle yazılmıştır meydanda, milyonlarla kütüb-ü arabiye, gelmiştir kütübhane-i vücuda. Onlar ile Tenzil'i düşerse bir mizanı"

"Müvazene edilse, değil dânâ-i bî-müdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumanî!"

"Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise, bilbedahe malûm olmuş butlanı."

"Öyle ise, umumun fevkindedir. Mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine davet etmiş ervah ile ezhanı!"

"Beşer onda tasarruf, kendine de maletmiş. Onun mazmunları ile yine Kur'ana karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman-ı imtihanı."

"Sair kitablara benzemez, onlara makîs olmaz; zira yirmi sene zarfında müneccemen hacetlere nisbeten nüzulü; müteferrik mütekatı', bir hikmet-i Rabbanî."

"Esbab-ı nüzulü muhtelif, mütebayin. Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefavit. Hâdisat-ı ahkâmı müteaddid, mütegayir. Muhtelif, mütefarık nüzulünün ezmanı."

"Hâlât-ı telakkisi mütenevvi', mütehalif. Aksam-ı muhatabı müteaddid, mütebaid. Gayat-ı irşadında mütederric, mütefavit. Şu esaslara müstenid binaı, hem beyanı,"

"Cevabı, hem hitabı. Bununla da beraber selaset ve selâmet, tenasüb ve tesanüd, kemalini göstermiş; işte onun şahidi: Fenn-i Beyan Maânî."

"Kur'anda bir hassa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb: Âyine-i insanî."

"Ey sâil-i misalî! Sen ki îcaz istedin, ben de işaret ettim. Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde!.. Sinek seyretmez âsumanı."

"Zira o kırk enva'-ı i'cazından yalnız bir tekini ki, cezalet-i nazmıdır; İşarat-ül İ'cazda sıkışmadı tibyanı."

"Yüz sahife tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhanî ilhamları ziyade. Ben istiyorum senden tafsil ile beyanı! "(7)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Dokuzuncu Söz
(2) bk. a.g.e.
(3) bk. a.g.e., Yirmi Dokuzuncu Söz İkinci Maksat
(4) bk. Şualar, Sekizinci Şua.
(5) bk. Lem'alar, On İkinci Lem'a.
(6) bk. Muhakemat, Üçüncü Makale, Üçüncü maksat.
(7) bk. Sözler, Lemeat, Îcaz ile beyan İ'caz-ı Kur'an.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Âyetü'l-Kübra | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 13369 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

Editor (m.ali)

Bu kırk maddenin kısaca açılımı:

1. Mânâsındaki belâğatı

Hitap ettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatli güzel söz söyleme sanatı. Muktezâ-yı hâle mutabık söz söyleme de deniyor. Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı oluyor aynı zamanda.

2. Nazmın cezaleti

Cezalet rekâketsiz ifade yani kekeleme, dil tutukluğu ve sözün kusurlu oluşu gibi kusurlardan ari ve temiz olma halidir. Nazım zaten ayetin kendisidir yani ayetlerin lafzi kalıpları dizilişleri ve tertipleri oluyor.

Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır.

Elfâz-ı cezle: Söylenişte tatlılığı bulunan veya heybet, ululuk, çarpışma, korkutma, yıldırma ifade etmeğe uygun kelimeler olarak ayrılır. Celâdet, sadme, kazanfer, çekâçek, dırahşân gibi.. Bu çeşit kelimelerle, söylenen ve yazılan ifadelerde cezalet var, denir.

Şeyh Gâlîb’in şu ifadeleri, gök gürültülü bir havayı çok güzel tasvir eder.

“Güm güm öter asuman sadadan
Gümgeşte zemin bu maceradan. 

Kullanılan harf ve kelimelerde, o gürültülü havayı görmek mümkündür. 

Kur’an-ı Kerîm’de yer alan her bir kelime, bulunduğu yere tam bir uyum arz eder. 

Mesela, Şeytanın vesveselerinden bahseden Nas suresinde sıkça tekrar edilen “s” sesi, adeta şeytanın fiskoslarını ses olarak da yansıtmaktadır. 

Yerden suyun çıkışını anlatan yeşşakku ifadesi, çatlayışın, akışın bütün fışırtısını, şakırtısını duyurarak, adeta suyun çıkış tarzını göstermektedir. 

3. Hüsn-ü metaneti

Kur’an ayetlerinde güzel bir sağlamlık var. Yani onca düşman, muteriz ve hücum karşısında ifadeler gayet açık gayet kendinden emin hiçbir sendeleme ve tereddüt eseri bulunmuyor. Okuyanlara huzur, güven ve kesinlik ve sağlamlık bildiriyor. Bazen bir kitap okursun kafan iyice karışır güven ve huzurun bulanır ayetler bu gibi kusurlardan münezzehtir.

4. Üslûplarının bedâati

Kur’an üslubunun eşsiz ve benzersiz olmasıdır. Kur’an ne nesirdir, ne de şiirdir; öyle bir üslup ile meydana atılmış ki, daha önce benzeri yoktur. Yani edebiyat tarihinde bilinmeyen bir üslup ile ortaya atılmış ve bu üslubu edebiyatın baş tacı yapmıştır. Bu noktadan da mucizedir, insanların üslubunu taklit etmemiştir insanlarda Onun üslubunu taklit edemiyor.

5. Garipliği

Başlangıçta sebepler açısından hiçbir gücü ve kuvveti yokken sadece beyan ve belagat gücü ile insanları etkiliyor iman etmesini temin ediyor. Gariplik burada hem kimsesizlik ve güçsüzlük anlamında hem de üslup olarak benzersiz ve biriciklik anlamına geliyor.

Şayet Kur’an ilk nazil olduğunda sebepler açısından güçlü ve etkili olmuş olsa idi mesela Peygamberimiz servet açısından zengin, siyasi açıdan muktedir olsa idi o zaman Kur’an’ın üslubunun gücü temayüz edemeyecek insanlar etkiyi sebeplere verecekti. Sebeplerin tam takır olması garipliktir.  

6. Müstahsenliği

Her konuda benzerlerinden daha güzel daha latif olmasıdır ki bu da ayrı bir mucizedir. Genelde bir kitabın birkaç yönü güzel olurken bazı yönleri kusurlu hatta çirkin olur. Oysa Kur’an her açıdan güzel ve çirkinlikten münezzehtir.

7. Beyanının beraati

Beyan noktasından haşmet ve metanetli olmak demektir. Yani Kur’an beyan noktasından emsalinden üstündür. Beyanın hüsn ve cemâlinde tam olmak, emsalinden üstün olmak manalarına geliyor.

8. Fâik ve Üstünlüğü

Her konuda benzerlerinden üstün ve yüce olması ayrı bir mucizedir. Malum beşere ait bir fiil ya da eser her açıdan mükemmel ve üstün olamaz. Her açıdan mükemmellik ve üstünlük ancak İlahi eserlerde olur.

9. Safveti

Kur’an her açıdan safi, temiz, pak ve hâlistir. İçinde herhangi bir şekilde mide bulandıran, akıl karıştıran, endişe ve şüphe uyandıran bir arıza bir hastalık bir leke bulunmuyor. Beşer kitaplarının bir yönü güzel ve temiz olsa bile bazı yönleri şüphe ve endişe uyandırabilir.

10. Maânîsinin kuvveti

Manasında ki kuvvet fevkaladedir. İnsanı en çok kendine çekip cezbeden şey manadır. Mana haklı ve kuvvetli ise insan o manaya kendini teslim eder. İnsan bir şeyi gücü kadar tasvir edebilir oysa Kur’an incelendiğinde her türlü mananın çok güzel bir şekilde tasvir edildiği görülüyor. Üslup lafız ve nazım ne kadar güçlü ve şaşalı da olsa mana zayıfsa o eserin önemi olmaz. Oysa Kur’an da hem mana hem de lafız çok kuvvetlidir.

11. Lâfzının fesahati

Fesahat, doğru ve düzgün söyleyiş, açık ve güzel ifadeli konuşma manalarına geliyor. Fesâhat ayrıca sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Kur’an bu nokta itibari ile de mucizedir.

12. Selâseti

Selaset anlatıştaki kolaylık ve rahatlık anlamına geliyor. Kur’an selaset açısından gayet açık, kolay, akıcı ve ahenkli bir ifadeye sahiptir. Öyle ki dört beş yaşında ki bir çocukta yetmiş seksen yaşında ki bir ihtiyarda Kur’an’ı rahatlıkla okuyup ezberleyebiliyor.

Bir konudan diğer konuya geçişteki ustalık. Bu geçişte okuyucunun dikkatini uyanık tutma, ilgisini sürdürme, herhangi bir kesiklik, atlama ya da karşıtlık duygusu uyandırmama özelliğidir.

13. Lâfzındaki câmiiyeti

Kur’an’ın, kelime ve cümle yapısının çok geniş bir yelpazeye sahip olup insanların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir genişlikte ve derinlikte olmasıdır. Lafız ceset, mana ise içindeki ruh gibidir. Geniş mana ancak geniş bir lafız ile uyuşabilir. Lafız dar mana geniş olmaz.

14. Mânâsındaki câmiiyeti

Kur’an’ın, manasının çok geniş bir yelpazeye sahip olup, insanların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir genişlikte ve derinlikte olmasıdır. Öyle ki altı yüz sayfalık Kur’an üzerine binlerce tefsir ve kitaplar yazılmıştır, yine de onun mana zenginliğini ve genişliğini tüketebilmiş değildirler.

15. İlmindeki câmiiyeti

Kur’an’ın, bütün ilimlerin özüne ve esasına vakıf olmasına işaret ediyor. Evet, Kur’an bütün ilimlerin temel esaslarını ifade etme ve onlara teşvik etme noktasından eşsiz ve benzersizdir. Yani öz ve esas itibari ile Kur’an bütün ilimleri ihata etmiş bir kitaptır denilebilir.

16. Mebâhisindeki câmiiyeti

Bu terim Kur’an’ın konu ve bahis zenginliğini ifade ediyor. Öyle ki yaş ve kuru ne varsa Kur’an bir şekilde onlara temas edip değinmiştir. Kimi konuları sarih bir şekilde ifade ederken, kimi konulara da remiz, delalet, tazammum, iltizam gibi anlatım yöntemlerle ile işaret etmiştir. Yeri gelir kainattan bahseder yeri gelir ibadetten bahseder yeri gelir görgü kurallarından bahseder vesaire.

17. Üslûp ve îcâzındaki câmiiyeti

İcaz az sözle çok şey anlatmak, sözü muhtasar söylemek, çok manaya gelen kısa cümle hâli gibi anlamlara geliyor. Maruf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifade sanatı. Kur’an bu sahada da mucize deresine ulaşmıştır. Bazen cümleyi kısa tutmak uzun tutmak yerine geçerken uzatmakta kısaltmak yerine geçer.

18. Üslûb-u Kur’ân’ın cem’iyeti

Bir tek sure veya ayet, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur’ânîyi içine alır. Yani her bir suresi küçük bir Kur’an hükmündedir. Böyle olunca yüz on dört adet Kur’an oluyor.

19. Âyât-ı Kur’âniye’nin câmiiyeti.

İstediğin her şey için, Kur’ân’dan her ne istersen al. Sadece surelerinde  değil ayetlerinde de benzer bir genişlik ve derinlik bulunuyor demektir.

20. İ’câzkârâne îcâzı.

Kâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir. Olayları hikaye ediş şekli, özlü söylemesi ya da özetlemesi mucize seviyesindedir. Yusuf (as)’in kıssası bunun en güzel örneğidir.

21. Câmi’ ve hârıktır

Kur’an insan tahammülünün çok ötesinde bir genişliğe ve derinliğe sahiptir. Bazen bir denizi bir ibrikte gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun ve küllî prensipleri ve genel kanunları, basit ve ami anlayışlara  merhameten basit bir cüzüyle, özel bir hâdise ile gösteriyor.

Mesela şahs-ı Âdem'e talim-i esma ünvanıyla nev'-i benî-Âdeme ilham olunan bütün ulûm ve fünunun talimini ifade eder. Ve Âdem'e, melaikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle nev'-i insana balıktan meleğe kadar ekser mevcudat itaatkar olduğu gibi, yılandan şeytana kadar zararlı mahlukatın dahi ona itaat etmeyip düşmanlık ettiğini ifade ediyor.

22. Makàsıd-ı câmiiyeti

Kur’an maksat, amaç hedef ve gaye açısından da çok yüksek bir genişliğe ve kuşatıcılığa sahiptir.

23. Maânî-i câmiiyeti

Mana genişliği açısından mucizedir. Bir iki mana etrafında dönen bir kitap değildir.

24. Esâlib-i câmiiyeti

Üslup, dilsel araç ve olanaklardan yararlanarak düşünce, duygu, hayal ve eylemlerin özgün, kişisel bir yaklaşımla ifade ediliş biçimi, anlatılış tarzıdır. Bu açıdan Kur’an üsluplar içinde en geniş en derin en benzersiz bir üslubu kullanmıştır.

25. Letâif-i câmiiyeti

Kur’an insani bütün duyguları doyuran ve tatmin eden bir genişliğe sahiptir. Felsefe gibi sadece akla hitap etmiyor insanın bütün latifelerini içine alan geniş bir kitaptır.

26. Mehâsin-i câmiiyeti

Her türlü edebi, insani ve kevni güzellikleri içinde barındıran geniş bir kitaptır. Üslubunun güzel olması ile her çeşit güzellikleri içinde barındırması farklı şeylerdir.

27. Mesâil-i câmiiyeti

İnsan ve cinlerin gereksinim duyduğu ya da duyacağı her meseleyi her konuyu  içine alan bir genişliğe sahiptir. Yani Kur’an da yok yoktur.

28. Maziye ait ihbârât-ı gaybiyesi

İnsanlık tarihi mazi açısından sadece yazının icadına kadarına gidebiliyor oysa Kur’an kainatın yaratışından tut ta ebed alemine giden bir bakışa ve malumata sahip.

29. İstikbale ait ihbârât-ı gaybiyesi

Kur’an da ölümden sonra ki aşamalar en ince ayrıntılarına kadar izah ediliyor. Oysa fen ancak kabir kapısına kadar gidebiliyor ondan sonrası karanlık ve meçhul. Cennet, cehennem kabir, mahşer, sırat gibi geleceğe ait önemli evreleri insan aklı ile göremiyor ama Kur’an hepsini en ince ayrıntısına kadar izah ediyor karanlık noktaları aydınlatıyor.

30. Hakaik-ı İlâhiye’ye dair ihbârât-ı gaybiyesi

Allah’ın Zat-ı Akdesi, şuunatı, sıfatı ve isimleri hakkında en geniş en kesin en tatmin edici bilgiler Kur’andadır.

31. Hakaik-ı kevniye’ye dair ihbârât-ı gaybiyesi

Kur’an yine bin dört yüz yıl öncesinde kainatın bilinmeyen bilimsel sırlarından da bahsediyor. Mesela kainatın sürekli genişlemekte olduğu ayette açıkça ifade ediliyor fen ise bunu yakın zamanda keşfetti.

32. Umur-u uhreviye’ye dair ihbârât-ı gaybiyesi

Ahiretin akılla, bilimle keşfedilemeyecek, bilinemeyecek işleri etraflıca Kur’an tarafından haber veriliyor. Bu bilgileri bir beşerin vermesi mümkün değildir.  

33. Kur’ân’ın şebâbeti

Şebabet: Gençlik ve tazeliktir.

Kur’an’ın şebabeti, ancak Allah’ın kelamı olması ile izah edilebilir. Adeta Kur’an, her asırda nazil oluyormuş gibi gençliğini ve tazeliğini koruyor.

Kelamlar, insana ve elbiseye benzer. Zamanın geçmesiyle ihtiyarlar ve eskir. Kimse yüzlerine bakmaz.

Ama Kur’an, on dört asır önce inmesine ve herkesin eline kolayca geçmesine rağmen tazeliğini ve gençliğini koruyor. Ezeli bir hutbe olarak, bütün zamanlardaki bütün insanlara hitap ediyor.

Hatta her asır ahalisi, Kur’an’ı sadece kendine hitap etmiş ve kendileriyle konuşur buluyor. Her ilim grubu, ondan istifade etmek için devamlı yanlarında bulundurdukları ve ifade tarzını taklide çalıştıkları halde, Kur’an-ı Kerim, üslubundaki ve beyanındaki eşsizliği muhafaza ediyor.

Hâlbuki beşerin eserleri, sözleri ve kanunları, beşer gibi ihtiyarlıyor ve değişiyor. Fakat Kur’an’ın hükümleri ve kanunları o kadar sağlamdır ki, asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor. Evet, Kur’an’ın hükümleri, kanunları medeniyet kanunları gibi ihtiyar olup, ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir ve kuvvetlidir.

34. Tabakat-ı beşerin hususi hisse-i fehmi

İnsanlar anlayış bakımından tabaka tabakadır kimisi ami ve avam kimisi alim ve havastır. Kur’an bu tabakaların hiç birisini ihmal etmediği hepsini de yüksek düzeyde tatmin etmiştir. Beşeriyet açısından bir kitabın hem ami hem havas tabakayı kendi üstünde birleştirmesi ve bütün tabakaları memnun etmesi mümkün değildir.

35. Heyet-i mecmuasında râik bir selâset

Selâset: okunuşunun kolay ve akıcı olması ve ahenkli bir ifadenin bulunmasıdır.

Selâsetin varlığına şunlar delildir:

1- Okunduğunda usandırmaması; Evet Kur’an ayetleri binler defa tekrar edilse yine usandırmıyor, aksine lezzet veriyor.

2- Kur’an’ın kelimelerindeki kusursuzluğa ve selasete, belagatın dahi âlimleri şahittir. Malumdur ki, bir fende ve sanatta, münakaşaya sebep olan bir meselede, o fen ve sanatın dâhilerinin sözü geçer. En büyük bir mimarın sözü, küçük bir hastalığın keşfinde, küçük bir doktor kadar geçmez ve sözünün, onun sözü kadar kıymeti yoktur.

O halde madem konumuz Kur’an’ın kelimelerindeki mükemmellik ve akıcılıktır. Elbette belagat ve edebiyatın dahi âlimlerinin sözü, bu fenden olmayan binlerce insanın sözüne tercih edilir. İşte o dâhilerden Zemahşeri, Sekkâki, Abdülkâhir Cürcâni gibi âlimler Kur’an’ı harf harf tetkik etmişler ve kelimelerindeki selâsete hayran olarak, bu selaseti beyan ve ispat etmişlerdir.

3- Selâsetin varlığına; küçük bir çocuğun hafızasına kolayca girmesi ve ona ağır gelmemesi delildir. Küçük bir çocuk kendi lisanında olan bir şiiri bile ezberleyemez iken 600 sayfalık Kur’an’ı kolayca ezberleyebiliyor. Bu, selasetten başka ne ile izah edilebilir?

4- Hem en hastalıklı, az bir sözden rahatsız olan kulağa, nahoş gelmiyor, hoş geliyor. O hasta, Kur’an’ı dinlerken teneffüs ediyor. Bu da Kur’an’ın ifadesindeki akıcılığa delildir.

5- Kur’an, ölüm sekerâtında olanın damağına şerbet gibi oluyor, ona leziz geliyor.

6- Kur’an’ın düşmanları dahi selasetine hayran olmuşlardır. Hatta Kureyş’in reislerinden âlim bir zat, müşrikler tarafından, Kur’an’ı dinlemek için gönderilmiş. O da gitmiş ve dinlemiş. Ve döndüğünde demiş ki: “Şu kelamın öyle bir tatlılığı var ki, insan sözüne benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu, onların sözlerine hiç benzemez. Olsa olsa bize tabi olanları kandırmak için buna sihir demeliyiz.” İşte, Kur’an’ı kerimin ifadelerine, en inatçı düşmanları bile hayran oluyorlar.

36. Fâik bir selâmet

Kur’an çok üstün seviyede bir doğruluğa ve sağlamlığa sahip. Kur’an yalan, dolan, hile, tutarsızlık, kandırma gibi kusurlardan mukaddes ve münezzehtir.

37. Metin bir tesanüd

Kur’an ayetleri arasında mükemmel bir uzlaşma, dayanışma hatta bir cevaplaşma mevcuttur. Her bir ayetin bir birine bakan bir gözü bir birine nazar eden bir yüzü vardır.

38. Muhkem bir tenasüp

Kur’an ayetleri arasında sağlam bir uyumluluk ve ahenk bulunuyor. Yani bir ayet diğeri ile çekişmez, didişmez, çakışmaz bu noktada ayetler arasında mükemmel bir uyum ve harika bir vezin vardır.

39. Meziyet-i i’câziye

Kur’an’ın en büyük vasfı en parlak meziyeti en göze görülen yönü mucizelerle örülü olmasıdır. Yani sağı solu, önü arkası, altı üstü mucizelerle donatılmış muhkem bir kale gibidir yüce kitabımız.

40. Temsilat-ı kur’aniye

Kur’an’ın seçkin en etkili bir yönü de soyut, derin, dağınık ve uzak olan ince manaları temsil ile akla göstermesi ve teşbih ile aklı ikna etmesidir.

“Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle temsiller getirir.” İbrahim, 23

“Ve onlar sana herhangi bir mesel ile gelmezler ki, illâ Biz sana hakkı ve tefsirce daha güzelini getirmiş oluruz.” Furkan, 33

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...