Block title
Block content

Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân’ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık delillerin: 1. Tevhidin bütün iktizâlarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir... Devam eden yeri açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyân'ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller:

1. Tevhidin bütün iktizâlarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir..."
(1)

 İnsanın nazarı ve ilmi cüzi olmasından, bütün delilleri mertebeleri ile beraber çıplak ve soyut aklı ile ihata edemiyor. Delilin bir köşesini idrak etse bile, diğer köşesini idrak ve ihata edemiyor. Bu sebeple insan aklının mahsulü olan felsefe mesleğinde, delillerin bütünü ve derinliği ile gösterilemiyor. Halbuki Kur’an, Allah’ın sonsuz ilminden süzülüp gelen bir kelam olmasından dolayı, bütün delillerin bütün mertebe ve inceliklerini ihata ile gösterip, muhatabına bu manayı verebiliyor. İnsan küçük cep feneri hükmünde olan aklına itimat edip vahye yüz çevirir ise; karanlık içinde kalır ve kalmıştır. 

"2. Esmâ-i Hüsnânın tenasüp ve iktizası üzerine hakaik-i âliye-i İlâhiyedeki muvazeneyi müraat etmesidir."(1)

Kur’an, Allah’ın bir isminin galibiyeti altına girip, sair isimleri ihmal etmek ile dengeyi bozmuyor. Kur’an, Allah’ın bütün isimlerinin mana ve inceliğini, denge ve muvazeneyi bozmadan geniş bir surette aksettiriyor. Sair tasavvuf ve felsefe mesleğinde gidenler gibi, bir ismin riyaseti altına girip sair isimleri unutmuyor ya da hakkını yemiyor.

Mesela; İbn-i Arabi, Vahdet-i Vücut mesleğinde giderken, Allah’ın Vacid ve Ehad isimlerinin tesirine girip, diğer bütün isimlerin tecelli alanlarını inkar ederek, bir ismin galebesi ile kainata nazar ediyor. Bu da diğer isimlerin muvazene ve marifet manalarını yok saymak olur ki, nakıs ve riskli bir yoldur. İşte tasavvuf ve felsefenin, Kur’an karşısında nakıs ve eksik kalmasının en büyük sırlarından birisi de, bu isimlerin muvazene ve dengesidir.

"3. Rububiyet ve ulûhiyete âit şuûnatı kemâl-i muvazeneyle cem etmesidir."(1)

Allah’ın kainatta ve mahlukatta çok azametli ve geniş bir İlahlık ve Rablık saltanatı ve hükümranlığı vardır. Bu saltanat ve hükümranlığı, en küçük zerreden en büyük galaksilere kadar her şeyi ihata etmiştir. İnsan nazarının mahsulü olan felsefe ve tasavvuf, kısa ve verimsiz bakış açısı ile, kainatın her köşesinde hükümran olan bu Uluhiyet ve Rububiyet manasını ihata ile okuyamıyor. Belki bazı noktalarını ve kırıntılarını okuyacak gibi oluyor, lakin sebep ve tabiat gibi bazı arızalar onu da selb edip, nazarları şaşırtabiliyor. Üstad bu incelikleri, okyanus ve dalgıç örneği ile akla yaklaştırıyor. İnsan nazarının mahsulü olan felsefe ve sair meslekler, gözü kapalı dalgıçlar gibidir, hazine ve definenin bütünü değil, el yordamı ile bazı kırıntı ve cüzlerini görebiliyorlar. Halbuki Kur’an, geniş ve külli bakışı ile hazine ve defineyi tamamı ile ihata ediyor.

Peygamber Efendimiz (sav) ve onun istikametli ve muvazeneli mübarek sünneti de, Kur’an nazarı ile terbiye olduğu için, aynen Kur’an’ın külli ve geniş bakışı ile bütün define ve hazineleri; yani kainatta tecelli eden bütün isim ve sıfatların manasını, külliyet ile idrak edip külliyet ile aksettiriyor. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (sav), bütün insanlığa inmiş ve kucaklayabilmiş bir peygamberdir. Yoksa bir ismin galebesi ile olaylara baksa idi, insanlık onun halkasında toplanamazdı.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Zeylü'l-Habbe | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 2965 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...