Block title
Block content

"Kur’ân ile tefe’üle ve rüyaya itimada ehl-i hakikat taraftar değiller." Ehl-i Hakikatın, tefeüle ve rüyaya taraftar olmamasını nasıl anlamalıyız? "Rüya-yı sadıka" hakkında bilgi verir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İslâm’da tefe’ül vardır, teşe’üm yoktur."

Tefe’ül: Herhangi bir şeyden uğur çıkarmak, hayra yormak, iyiliğe işaretler bulmak... Bir kitabı rastgele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek, onu uğurlu ve esas bir ders saymaktır. Mesela, Kur’an’dan rast gele bir sayfa açıp sadece kendine hitap şeklinde okumak tefeül sınıfındandır.

Üstad Hazretleri bazı tefe’üllerini şöyle anlatır:

“Bundan otuz sene evvel eski Saîd’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi. اَلْمَوْتُ حَقٌّ  kaziyyesini düşündü, kendini bataklık çamurunda gördü. Meded istedi, bir yol aradı, bir halaskar taharri etti. Gördü ki, yollar muhtelif, tereddüdde kaldı. Gavs-ı Azam olan Şeyh Geylani’nin (RA), Fütûhu’l-Gayb namındaki kitabıyla tefe’ül etti. Tef’eülde şu çıktı: اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ "

"Acibtir ki, o vakit ben Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye azası idim. Güya, ehl-i İslâm’ın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki, en ziyade hasta ben idim. Hasta evvela kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir."

"Sonra, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat kitabını gördüm. Elime aldım. Halis bir tefe’ül ederek açtım. Acaibtendir ki, bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde 'Bediüzzaman' lafzı var. O iki mektub, bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektubların başında 'Mirza Bediüzzaman’a mektub' diye yazılı olarak gördüm. 'Fesübhanallah', dedim,'Bu bana hitab ediyor.' İmam, o mektublarında tavsiye ettiği gibi, çok mektublarında musırrane şunu tavsiye ediyor: 'Tevhid-i kıble et!' Yani, birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma!"

"(...) Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyaralerin güneşi, Kur’an-ı Hakîm’dir. Hakîkî tevhîd-i kıble bunda olur. Öyle ise, en âlâ mürşid de, en mukaddes üstad da odur.”(1)

Teşe’üme: Herhangi bir şeyden uğursuzluk mânâsı çıkarmak, ziyan geleceğini vehmetmek, kötülük ulaşacağını zannetmek, kötüye yormak. Evhamı büyütüp her türlü kötülüklere zemin hazırlayacağını iddia ederek, korku ve endişe meydana getirmek manalarına geliyor. Böyle bir düşünce hem caiz değildir hem de hiçbir şeyin yaratılışında böyle bir uğursuzluk ve kötülük söz konusu olmaz. Allah (cc) hiçbir şeyin içine uğursuzluk koyarak yaratmamıştır.

Üstad Hazretleri tefeülün teşe’üm kısmını, tahkik mesleğine uygun görmüyor. Mesela Kur’an’ın bir çok ayetinde ehli küfre ağır ikaz ve tabirler var, birisi tefeül şeklinde sayfa açsa, bu ayetlerden birisi tevafuk etse, kişi ümitsizliğe kapılabilir. Bu sebeple Kur’an üzerinden tefeül etmek tahkik mesleğine pek uygun değildir.

Rüyada da aynı mana hükmediyor. Rüyada görülen şeylerin hakiki tevil ve tabirini ancak asfiya mevkiindeki alimler yapabilir. İnsanların ekserisi bu tevil ve tabirden uzak oldukları için, rüyayı kötüye yorup ümitsizliğe düşebilirler. Bu sebeple rüya ile amel etmek, yani rüya ile düşüp kalkmak, tahkik mesleğine uygun değildir. Rüya yorumlanacaksa hayra ve güzele yorumlanmalıdır.

Rüyanın nübüvvetin kırk cüzünden bir cüzü olması, vahyin yirmi üç senelik sürecinin altı aylık kısmının rüya vasıtası ile inmesine işarettir. Yirmi üç sene, iki yüz yetmiş altı ay yapar, bunu kırka böldüğümüzde altı küsur ay yapıyor ki, vahyin bir kısmı bu altı ay sürecinde rüya yolu ile indirilmiştir. Yani rakamsal olarak 23x12 = 276/40 = 6,9 ay yapar. Kırkın kırk altı olduğu da rivayetlerde vardır.

Enes İbn-i Mâlik radiyallahu anh'den rivâyete göre, Resûlu'llah Sallallahu aleyhi ve sellem:

"Sâlih bir kişi (veyâ sâliha bir kadın) tarafından görülen güzel rü'yâ, nübüvvetin kırk altı cüz'ünden bir cüz'üdür."

buyurmuştur. Hadis kaynaklarında bu konuda birçok rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetlerin bir kısmında rüya kelimesine sâlih, sâdık, hasen kelimeleri eklenmiştir. Bazı rivayetlerde “kırk altı” yerine “kırk beş, yetmiş, elli, kırk dört, kırk, kırk dokuz ve yirmi altı” sayıları bulunmaktadır.

Ayrıca, Ebû Hüreyre radiyallahu anh'den rivâyete göre, Resûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Zaman yaklaşınca (ve kâinat son günlerini yaşamağa başlayınca) mü'minin rü'yâsı yalan çıkmaz; çünkü mü'minin rü'yâsı nübüvvetin kırk altı cüz'ünden bir cüz'üdür. Nübüvvetten cüz'ü olan şey ise yalan olamaz."

Rüyanın kırk cüzden bir cüz olmasının diğer bir manası da Peygamber Efendimiz (asm)'in vahiy gelmezden önce altı ay vahye talim ve terbiye edilmesidir ki, bu talim ve terbiye rüya yolu ile olmuştur. Bu rivayetlerde ifade edilmiştir.

Rüya-yı sadıka: Doğru ve görüldüğü gibi çıkan rüya. Buna "rüyâ-ı sâliha" da denir. Bunun zıddı, Kur'ân tabiriyle "edğasü ahlam / karışık düş"dür.

Rasûlüllah Efendimiz (asm)'in rüyaları sadık rüyalardan idi. Aynı zamanda, ona rüyasında vahiy de gelirdi. İlk vahiyler ona "Sâdık Rüyalar" şeklinde gelmiştir. Buhârî'de Hz. Aişe (r.anha)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle denmektedir:

"Rasûlüllah (asm)'e vahyin ilk gelişi uykuda rüya-ı sâliha (sadıka) görmekle olmuştur.

"Rasûlüllah'ın gördüğü bütün rüyalar sabah aydınlığı gibi apaçık rüyalardı." (2)

Rasûlüllah (asm)'ın rüyasında her gördüğü aynen olurdu. Bu durum altı ay devam etmişti. Buhârî, İbn Hanbel, Taberanî ve Bezzaz'ın rivâyet ettikleri bir hadis-i şerifte Rasûlüllah (asm) şöyle buyurmuştur:

"Salih (sâdık) rüya (mü'minin rüyası) peygamberliğin kırk altı cüzünden bir parçadır."  [Maamafih, "elli cüzden", "yetmiş cüzden", "kırk cüzden" diye gelen rivayetler de vardır. (es-Suyûtî, Kıtful-Ezhâril-Mütenasira fil-Ahbaril-Mütevatira, Beyrut 1985, s. 174)].

Rasûlüllah (asm)'e rüyâyı sâdıka olarak vahiy gelmesi ilk altı aydan sonra da kesilmemiştir. Bunun için ashab-ı kirâm, Rasûlüllah (asm)'i uykusundan uyandırmaktan çekinirlerdi. Nitekim Buhârî'nin İmrân b. Husayn (r.a)'den rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte Rasûlü Ekrem (asm), ashabı ile bir gazadan dönerken bir vadide uyuyakalmışlar ve sabah namazını geçirmişlerdi. Kuşluk vakti ashab uyanmış, Rasûlüllah (asm) uyanmamıştı. İmran b. Husayn der ki:

"Rasûlüllah uyuduğu vakit kendiliğinden uyanmadıkça uyandırmazdık. Zira biz uykusu esnasında kendisine (vahiy mi nazil olur, başka bir hal mi arız olur) ne olacağını bilmezdik." (3)

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Üçüncü Mesele...
(2) bk. Tecrid-i Sarih Tercemesi, I/10.
(3) bk. age., II/256.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Risale olan Birinci Mesele | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 12166 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...