Block title
Block content

Kur’an-İlim Münasebeti ve Doğru İlmin Hedefleri

 

İslamiyet ilim üzerine kurulmuş ve bilimin birinci gayesinin de ma’rifetullah ve saadet-i ebediyye olduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir. Kur’an’ın ayetleri tekrar tekrar insanları aklını kullanmaya, düşünmeye ve öğrenmeye davet etmekte; hemen arkasında da ilmin ve hayatın asıl gayesini Allah’ı tanımak olduğunu belirtmektedir. Hz. Peygamber’in “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” ve “İlim Çin’de de olsa arayınız” emirleri de ilme verilen değeri ifade etmektedir.

Filozoflar ve düşünürler, epistemoloji adıyla bilgi teorisi üzerinde çok çalışmışlar ve kendilerine göre, bilginin hedeflerini ortaya koymaya gayret göstermişlerdir. Onlara göre, bilimin en önemli hedefi kâinatla alakalı gerçekleri öğrenmektir. Ancak bu konuda felsefenin kesin bir veri elde etmesi düşünülmemektedir. Şüphecilik, bilimin en önemli yollarından biridir. Yunan Sofestaileri de gerçeğin varlığını; bu varlığın öğrenilebilineceğini yahut bilindiğinin sanıldığını inkâr ederek işe başlamışlardır. Filozoflara göre bilginin ana hedefi insanın önündeki ve aklındaki bu şüpheli sorulara cevap bulabilmektir.[1] Ancak onlar da insana ait bilginin cüz’î ve arazî olduğunu, yani sadece bizim özelliklerimize, duyularımıza ve hareketlerimize göre şekillendiğini, her zaman gerçeği yansıtmadığını kabul etmektedirler.[2] O halde gerçek ilim nedir? Gerçek bilgi mümkün müdür? Kâinatla alakalı gerçekler aslı itibariyle nasıldır? Kâinatın hakikatini anlatacak küllî ve muhît ilmin kaynağı ne olabilir? Felsefe bunların bazılarına ulaşmış; çoğunda ise yarı yolda kalmıştır. Onlara göre bilimin gayeleri, bu merakları gidermek; ama gerçekte bilgiye ulaşmak isteyenin arzuları ve isteklerini tatmin eylemektir.[3] Bediüzzaman İslam filozoflarının bile (İbn-i Sina ve Farabi gibi) felsefenin derin tünellerinde bata kaldıklarını, Sözler adlı eserinde müstakil bir risale (Ene ve Zerre Risalesi) halinde açıklamaktadır.

İşte biz bu tebliğimizde, Bediüzzaman’ın eserleri ve yorumları ışığında, Kur’an-ilim münasebetlerini ve bu şekilde oluşan bilimin gerçek hedeflerini ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağını kısaca inceleyeceğiz.

Kur’an Bilime Aykırı Olamaz

Müslüman olan veya olmayan bazı yazarlar, konuyla alakalı çok sayıda eserler kaleme alarak, gerçek bilim ile Kur’an arasında asla aykırılık bulunmadığını insafla açıklamışlardır. Bunlardan Maurice Bucaille itiraz edilen bazı ayetleri de inceleyerek (Kâinatın altı günde yaratılması ile alakalı ayetler gibi ki, Bediüzzaman da bu meseleyi Lem’alar adlı kitabında izah etmektedir) bu çelişkinin olmadığını ispat eden yazılar yazmıştır.[4] Nobel ödüllü Prof. Abdüsselam da bu gruba dâhildir. Müslüman yazarlar da bu konuyla alakalı ciddi araştırmalar yapmışlardır. Bu tartışmaları özetlemek bile tebliğimizin boyutlarını aşar. Ancak bunların ana başlıklarını nakletmek, Bediüzzaman’ın tespitlerini daha da çekici kılmak açısından önemlidir. Şöyle ki: Kur’an’ın modern bilimle asla zıtlığının olmadığını savunanlar; Kur’an’ın müspet ilimlere dair açıklamalar yaptığını ve bunların diğer bilim kaynaklarıyla da teyit edilebileceğini ileri sürenler; Kur’an’da ancak modern bilimle anlaşılabilecek derece şifreli noktalar olduğunu söyleyenler ve modern bilimin Kur’an’ın ilahi menşeli olduğunu ispat ediyor diyenler.[5]

Bediüzzaman’ın bu konudaki tespitleri bütün şüpheleri bertaraf edecek şekilde açıktır. Bazı noktaları vuzuha kavuşturmak isteriz.

Bediüzzaman’a Göre Kur’an’ın Bilimlere Aykırı Düştüğünü Söylemek Hem Hakikate ve Hem de Tarihî Gerçekler Aykırıdır

Bediüzzaman Muhâkemât ve Hutbe-i Şamiye isimli eserlerinde İslamiyet’in geri kalma sebepleri olarak sekiz meseleyi açıklarken bunlardan en önemlisinin, bizi dünya rahatından ve ecnebileri ahiret saadetinden mahrum eden, İslamiyet güneşinin tutulmasına sebep olan, bazı yanlış anlamalar sebebiyle bilim ile Kur’an arasında sanki bir muhalefet ve çelişme olduğunu zannetmek olduğunu ifade etmektedir. Nasıl yanlış ve garip bir anlayıştır ki, köle efendisine ve hizmetkâr reisine ve evlat babasına nasıl düşman ve muarız olabilir? Hâlbuki İslamiyet, müspet bilimlerin efendisi ve mürşidi; hakiki ilimlerin de reis ve pederidir. Fakat ne acıdır ki, bu yanlış anlama ve şu olmayan bir çelişkiyi var zannetme, şimdiye kadar hükmünü icra eyledi. Bu vesveseyle ümitsizliği Müslümanların kalplerine atarak bizi son asırlarda medeniyet kapısından uzak tuttu. Çünkü Kur’an ve Sünnet’in bazı zahiri ifadelerini müspet bilimlerin prensiplerine aykırı zannederek uzak kaldılar demektedir.[6]

Bediüzzaman Muhâkemât adlı eserinde bu meseleye cevap vermek üzere 12 Mukaddime kaleme almış ve müşahhas misaller olarak da 12 meseleyi açıklayarak misaller vermiştir. Bu misaller arasında Kur’an’ın bütün açıklığına rağmen, yer küresinin yuvarlak değil de düz olarak tasavvur edilmesi, Cehennem’in yeri, Kaf Dağı meselesi, Zülkarneyn olayı ve özellikle de yerin öküz ve balık üzerinde durması ile alakalı rivayetlerin açıklanmasıdır. Mesela Bediüzzaman yeryüzünün yuvarlaklığını ele alırken, Kur’an-ı Kerim’de bunun aksine beyanlar olduğunu ve İslam âlimlerinin asırlarca önce bu meseleyi ilkokul coğrafya dersi gibi açıkladıklarını ispat eylemektedir. Burada misaller verirken Miladi IX. asırda yaşayan İmam Şafii’nin rükû ve sücutta nasıl kıbleye yönelik olunacağı meselesini yeryüzünün yuvarlaklığı ile açıkladığını (El-Ümm adlı eserinde); Fahreddin Razi Hazretlerinin Mefâtîh ul-Gayb adlı tefsirinde bütün berraklığıyla açıkladığını ve İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sinde resimlerinin bile çizildiğini ortaya koymaktadır.[7]

Kelamcılar ve İslam felsefecileri arasında büyük tartışmalara sebep olan akıl ile nakil arasındaki tercih meselesi daima tartışma konusu olmuştur. Mesela büyük allamelerden İbn-i Teymiyye konuyu açıklamak ve Kur’an ve Sünnet’in meselelerini bu doğrultuda izah etmek üzere 11 ciltlik Der’u Te’âruz e-Akl ve el-Nakl adlı eserini kaleme almıştır.[8] Bediüzzaman bu meseleyi hayalindeki tefsirine mukaddime olarak kaleme aldığı Muhâkemât adlı eserinde bütün yönleriyle vuzuha kavuşturmaktadır. Bu meseleyi akla ve nakle uygun olarak açıklayan Bediüzzaman’a göre; "akıl ve nakil taâruz ettikleri vakitte (çelişir göründükleri takdirde), akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir" tespitini yapmaktadır.[9] Buna en güzel örnek, güneşin kendisine tayin edilen bir yörüngede akıp gittiğini ifade eden ayet hakkındaki şüpheleri izah eden beyanlarıdır.[10] Bediüzzaman

“Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir”[11]

ayetinin bazı tenkitlere maruz kalması ve hatta bu ayet kullanılarak Kur’an’ın yerin değil güneşin döndüğünün iddiaları sebebiyle, bu ayetin müspet bilimin nihai hudutlarını çizdiğini şöyle açıklamaktadır:

"Güneş, demiri altından yapılmış süslü, yaldızlı ve zırhlı bir sefine gibi esîrden olan ve “mevc-i mekfûf” tabir olunan sema okyanusunda seyahat ediyor ve yüzüyor. Gerçi kendi mihverinde intizamlı bir şekilde duruyor ama sanki sema denizinde akıp giden bir altın gibi cereyan ediyor. Fakat o cereyan ilk bakanın gözüne çarptığı şekle ve hiss-i nazara göredir. Fakat güneşin hakikî iki cereyanı vardır. Birincisi; Güneş kendi yörüngesi üzerinde hareket halinde olduğundan o erimiş altın gibi eczaları dahi cereyan ediyor. Bu gerçek hareketi biraz önceki mecazi hareketinin zembereğidir. İkincisi; Güneş’in Kur’an’ın tabiriyle müstekarrı denilen taht-ı revanıyla ve gezegenler tabir edilen seyyar askerleriyle göçüp sahra-yı âlemde seyr ü seferi, mukteza-yı hikmet görünüyor. Öyle ise güneş de hürdür. Kanun-u İlahiye itaat etmek şartıyla serbesttir, gezebilir. Netice itibariyle güneş, emr-i İlahîye uyan ve her bir hareketini İlahi iradeye tatbik eden bir çöl paşasıdır. Evet, cereyan hakikî ve zâtî olduğu gibi arazî ve hissî de olabilir."[12]

Kur’an ve İlim Her İkisi de Kâinat Kitabının Tefsiridirler

Bediüzzaman’ın bu konuda getirdiği en önemli bakış açısı; Kur’an ve ilmin birlikte kâinat kitabının tefsiri olduğunu ve her ikisinin de kâinatım ayetlerini açıklama gayesinin bulunduğunu, ancak Kur’an’ın bu noktada ilimlere üstünlük ihtiva ettiğini delilleriyle açıklamasıdır. O halde mevcut müspet bilimler kâinat kitabının tefsiridirler. Kur’an da bu kitabın tam ve hakiki tefsiridir. İki tefsirin de aynı maksatlara yönelik olduğu ortadadır. O halde bu iki tefsirin meseleleri arasında muhalefet olmaması gerekir. Eğer muhalefet olursa, kâinat kitabının kâtibi olan Allah’ın kelamı olan Kur’an’daki tefsir tarzı tercih edilecektir.

Bu noktada Bediüzzaman iki hususa dikkat çekmektedir:

Birinci husus; Kur’an ile barışık olmayan felsefecilerin ve hatta müspet bilimcilerin kâinatla ilgili tefsirleri yani müspet ilimler dediğimiz kuralların çoğu, yalnız kâinat kitabının harflerinin nakışlarından, münasebetlerinden, vaziyetlerinden ve cevherlerinin özelliklerinden bahseder. Manasına hiç ilişmez. Çok iyi bir mühendis olabilir, güzel bir tasvircidir de ve mahir bir kimyager, sarraf bir cevherci de olabilir; fakat hiç hakikî hikmetini yazmamışlardır. Hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmışlardır. Kâinata “mana-yı ismî” ile yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel, “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. Bal arısının çok hikmetli hareketlerini tespit edip bunu ilham yerine başka kelimelerle açıklaması gibi.

Amma Kur’an-ı Hakîm kâinat kitabının, nakışlarının altındaki kudsi hakikatlerinden ve bu kitabın ihtiva ettiği manevi sırlardan bahsetmektedir. Gerçekten Kur’an-ı Hakîm, şu kâinatın en yüksek bir müfessiridir ve en belağatlı bir tercümanıdır. Bu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan tekvînî ayetleri mesela insanı, hayvanları ve bitkileri, cin ve inse ders verir. Hem mevcudata “mana-yı harfî” nazarıyla, yani onlara Allah namına bakar, “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette ustasının güzelliğine delalet ediyor” der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.[13]

Buna rağmen müspet ilimlerin tamamının böyle olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira bu bahis ettiğimiz inkârcı yaklaşımın halidir. Aksi takdirde müspet bilimlerin de Kâinat kitabının tefsirine yönelik olduğunu zaten ifade etmiştik. Bu noktayı hatırlatan Bediüzzaman, kendisine gelen ve öğretmenlerin Allah’tan bahsetmediğini söyleyen bir talebesine, “Sen onları değil, ilimleri ve fenleri dinle” diyerek Allah’ın varlığını, Meyve Risalesinin Altıncı Meselesinde fenlerin dilini kullanarak nasıl ispat ettiğini biliyoruz.

Bediüzzaman fen bilimleriyle Kur’an’ın kâinat kitabını tefsirdeki farklılığını bir başka eserinde farklı bir misalle açıkladığını görüyoruz. Bir denizde hesapsız cevherlerin çeşitleriyle dolu bir definenin bulunduğunu farzedelim. Dalma sanatını bilen dalgıçlar, o definenin cevherlerini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O dalgıç hükmeder ki; bütün hazine, uzun direk gibi elmastan ibarettir. Arkadaşlarından başka cevahiri işittiği vakit hayal eder ki; o cevherler, bulduğu elmasın tâbileridir, nakışlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yakut eline geçer; başkası, kare şeklinde bir kehribar bulur ve hâkeza... Her biri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı zannedip, işittiklerini o hazinenin teferruatı zanneder. O vakit hakikatlerin muvazenesi bozulur. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakikî rengini görmek için çeşitli yorumlara ve hatta bazen inkâra giderler. Filozofların düşüncelerini, İslam filozoflarının mesela İşrakıyyûnun kitaplarını, müspet bilimlere dair kimya ve fizik kitaplarını ve hatta bazı mutasavvıfların eserlerini inceleyen insanlar, bu tespitlerin doğruluğunu kabul ederler. Kur’an’ın ayetleri dahi, o deniz içindeki definenin bir dalgıcıdır. Ancak onların gözleri açık, deryadaki defineyi tam olarak ihata eder. Definede ne var, ne yok görür. O defineyi öyle bir şekilde bize tavsif eder ve açıklar ki, kâinat kitabının hakiki güzelliklerini ve mahiyetini ortaya koyar.[14]

İkinci husus; Kur’an’ın ihata ettiği konularla beşeri ilimlerin konuları elbette ki mukayese edilemeyecek kadar farklıdır. Zira Kur’an kâinat kitabının tam bir tefsiridir. Beşeri ilimler ise sadece kâinat kitabının bazı ayetlerini tefsire muktedirdirler ve bunların birçoğunda hatalı neticelere ulaşmışlardır. Kur’an’ın ifadesiyle

“Hayır! Onların âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar âhiretten yana kördürler.”[15]

Bir diğer ayette ise şunu beyan buyurmaktadır:

“İşte onların erişebilecekleri bilgi budur. Şüphesiz ki senin Rabbin, evet O, yolundan sapanı daha iyi bilir; O, hidayette olanı da çok iyi bilir.”[16]

Kurtubi’ye göre, Kur’an’ın dersinden mahrum olanların bilgileri, sadece dünyaya ait bazı meselelere münhasırdır; Kur’an ise sadece dünyanın değil ahiretin de mukaddes bir haritasıdır. Gerçekten filozofların bilgilerinin kaynağı sınırlıdır yani akıl ve tecrübeden ibarettir; ayrıca ulaştıkları gerçekler sadece fiziki duyularla elde edilebilen gerçeklerdir. Gaybî olan meselelerde felsefenin gözü maalesef kördür.[17] Bediüzzaman bu ayet ve benzerlerini açıklarken şu izahı yapıyor ki, başka İslami eserlerde bunu görmek bize nasip olmamıştır. İlmin konusunu teşkil eden meseleler iki kısımdır:

Birinci kısımda, asırlar geçtikçe daha da ilerleyen farklı fikirlerin buluşması tesir eder. Belki bu meselelerin vuzuha kavuşması bu tür araştırmalara bağlıdır. Nasıl ki maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için yardımlaşma lâzımdır. Yardım edenler çoğaldıkça yükün kaldırılması kolaylaşır. Günümüzde müspet bilimler denilen teknik ve maddi bilimlerin büyük bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi karşılıklı yardımlaşmaya muhtaçtır. Fizik, kimya, uzay bilimleri ve elektronik bilimler gibi.

İkinci kısım ilimlerde ise, esas itibariyle asırlar geçtikçe daha da ilerleyen farklı fikirlerin buluşması ve hatta bilim adamlarının karşılıklı yardımlaşmaları tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Mesela bir uçurum üzerinden atlamak veyahut bir dar yerden geçmekte bir de bin de birdir. Yardımlaşma fayda vermez. Bu ilimlerin tekemmülü anî yahut anî gibi olur. Bu ilimlerin çoğunluğu manevi bilimler veya ilahiyat ilimleridir. Mesela Allah’a iman veya namazın en mükemmel şekilde kılınmasına dair ilimler bu nevidendir. Zamanın veya teknolojinin ilerlemesiyle daha farklı veya daha iyi namaz kılalım sevdası yersizdir. Burada kurbiyyet-i İlahiye önemlidir ve bunun en ileri mertebesine mi’rac ile ulaşan ise Hz. Peygamber’dir. Hz. Peygamber’e yakınlık bu ilimlerdeki kemalin en önemli sebebi ve işaretidir. Allah’a iman, ahirete iman, cennet, cehennem, namaz ve oruç gibi konular bu gruba dâhildir.[18]

Ancak bir hususu hatırlatmakta zaruret vardır: Bu çeşit ilimlerde asırlar geçtikçe daha da ilerleyen farklı fikirlerin buluşması mahiyetini değiştiremez ise de; o meselelerin ispatı ile alakalı konularda, açıklık ve kuvvet getirir. Bunun en güzel misali Bediüzzaman’ın kaleme aldığı haşrin ispatına dair Onuncu Söz’dür. Elbette ki, bu risale ahirete imanın mahiyetini değiştirmemiştir; ancak idrakle bu risaleyi okuyanların iki kere iki dört edercesine haşre ikna olacakları belli şartlar ile anlatılmaktadır.[19] 

Bütün İlimler İlahî İsimlere Dayanmaktadır

Kur’an,

 “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: 'Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin.' dedi”[20]

ayetiyle, “Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın hilafet-i kübra davasında en büyük mucizesi, talim-i esma” olduğunu beyan ediyor. İşte diğer peygamberlerin mu’cizeleri, birer hususî insanoğlunun teknoloji harikalarına işaret ederken, bütün peygamberlerin pederi olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın mu’cizesi insanoğlunun mazhar olduğu en büyük nimet olan maddi ve manevi terakkilerine ve de onları üstün kılan ilimlere işaret ediyor.

Bediüzzaman’a göre, her şeyden Cenab-ı Hakk’a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakikatleri, Allah’ın isimlerine dayanır. Her bir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok ilahi isimlere istinad eder. Eşyadaki sıfatlar ve sanatlar dahi, her biri birer isme dayanıyor. Hattâ evliyanın bir kısmı demişler: “Eşyanın hakikatleri, esma-i İlahiye’dir. Mahiyet-i eşya ise, o hakikatlerin gölgeleridir.” Hattâ bir tek zîhayat şeyde, yalnız zahir olarak yirmi kadar esma-i İlahiye’nin cilve-i nakşı görünebilir.[21]

Bediüzzaman’a göre bu ayet gösteriyor ki, her bir kemalin, her bir ilmin, bütün maddi ve manevi terakkilerin ve müspet ilimlerin, yüksek bir hakikati vardır ve bu hakikat bir Allah’ın isimlerinden birine dayanıyor. Pek çok perdeleri ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen ve o sanat kemalini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette eksik bir gölgedir. Bazı misaller;

A) Geometri bir fendir ve bilimdir. Onun hakikati, Cenab-ı Hakk’ın Adl ve Mukaddir isimlerine yetişip, geometri ilminin aynasında o isimlerin hikmetli cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.

B) Tıp bir fendir ve hem bir sanattır. Onun da nihayeti ve hakikatı; Allah’ın Şâfî ismine dayanıp, Allah’ın büyük bir eczane şeklinde tanzim ettiği yeryüzünde cilvelerini ilaçlarda görmekle tıp ilmi kemalâtını bulur, hakikat olur.

C) Varlıkların hakikatlerini araştıran bilimler ki buna felsefe, anatomi ve benzeri ilimler dâhil edilebilir. Bütün bu ilimler Allah’ın Hakîm isminin tecellilerini, eşyada, onların yararlı yaratılışlarında ve maslahatlarında görmekle, o isme yetişmekle ve ona dayanmakla gerçek manada hikmet olabilirler. Yoksa ya hurafeler inkılâp eder ve malayaniyat olur veya tabiat felsefesi gibi safsatalara dönüşür ve dalalete yol açarlar.[22]

Bediüzzaman başka bir eserinde ise; ilimlerin diliyle Allah’ın varlığını ve hikmetini nazara vermektedir. Burada da ilimlerin nasıl İlahi isimlerle bağlantılı olduğu ortaya konmaktadır. İnsanlar tarafından keşfolunan yüzer fenlerden her bir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini tarif ediyor.

“Mesela tıp ilminden sual olsa: ‘Bu kâinat nedir?’ Elbette diyecek ki: ‘Gayet muntazam ve mükemmel ve büyük bir eczanedir. İçinde her bir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.’ Kimya ilminden sorulsa: ‘Bu yer küresi nedir?’ Diyecek: ‘Gayet muntazam ve mükemmel bir kimya hanedir.’ Makine ilmi diyecek: ‘Hiçbir kusuru olmayan gayet mükemmel bir fabrikadır.’ Ziraat ilmi diyecek: ‘Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububatı vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.’” [23]

Bütün İlimlere Mana-yı Harfiyle Bakmak Kur’an’ın Temel Düsturudur

Bediüzzaman bu manayı söyle açıklamaktadır:

“Bir kitapta yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delalet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet eder ve nakkaşını tarif eder. Aynı şekilde kâinat kitabında mücessem olarak yazılan her bir kelime, kendi miktarınca kendini gösterirse de pek çok cihetlerden tek başına ve diğer varlıklarla birlikte Sâni’ini gösterir, O’nun isimlerini izhar eder. Ve kendi vasıflarıyla, şekilleriyle ve nakışlarıyla âdeta ustasını medh için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Allah’ın inkârına gitmemek gerektir."[24]

"Yine harf, başkasının manasını izah için bir âlet, bir hizmetkâr olduğu gibi; şu mevcudat da, esma-i hüsnanın tecellilerini ortaya koyan bir takım İlahî mektuplardır. Mevcudatın bu vecihle nazara alınması; ilim, iman, hikmettir. Şayet isim gibi müstakil ve maksud-u bizzât cihetiyle bakılırsa, küfran ve cehl-i mürekkeb olur."[25]

Mana-yı harfî; “kendi üzerinden başkasının bilinmesine hizmet eden ve harf gibi kendi başına bir manası olmayıp başkasına işaret eden vesile olan” demektir.

"Mana-yı ismî ise; “bir şeyin kendi şahsına ve zatına bakan yönü”dür.

Diyelim ki bir çiçeğe bakıyoruz, “ne güzel” dediğimiz zaman, o “isim”de takılıp kalıyoruz. Ama “Ne güzel yaratılmış” dediğimizde, onu hemen bir sistemin parçası (harf) olarak görüp, “Peki kim yaratmış?”, “Ne de güzel yaratmış?” gibi asıl sorulara ve tefekküre geçebiliyoruz. Kâinattaki her varlığı, Cenab-ı Hakk’ın mahlûku ve isimlerinin aynası olarak görmek ancak mana-yı harfî ile olabilir. Böyle bir düşünce Allah’a imanın ve O’nu bilip hissetme hâlinin gelişmesine vesile olur. Yaratanı hiç düşünmeden o varlığın görünen özellik ve güzelliklerini “o varlıktan” bilmek ise mana-yı ismî iledir. Böyle bir düşünce insanı madde ve tabiatın esiri yapar. Kâinata ve olaylara mana-yı harfî, yani Allah’ın bir eseri, bir sanatı olarak bakmak, katiyen gelişmeye ve bilime zıt bir durum değildir. Tam aksine bu bakış açısı insanı bilime ve tekniğe teşvik eden manevi bir dinamiktir. Zira bilim Allah’ın eser ve sanatlarını inceleyen ve ondaki latif ve gizli noktaları açığa çıkaran bir araçtır. Bu sebeple bilim ne kadar terakki ederse o kadar Allah’ın sanat ve eserlerine hizmet etmiş, Allah’ın isim ve sıfatlarını insanlığa ilan ve izhar etmiş olur. Çünkü kâinatta gördüğümüz her şey, başlı başına ve bağımsız bir “isim” değil, külli ve çok kapsamlı bir hakikatin sadece bir parçası yani “harf”tir. Tek başına anlamsızdır. Hiçbir şey bağımsız değil.

Toprak âlim değildir; ancak toprakta “ilim tecellisi” vardır, toprak rezzak/rızk verici değildir; ancak toprakta Rahman, Rahim, Kerim, Rezzak vs.(cc) gibi yüzlerce ismin “tecellisi” vardır. Mana-yı ismî ile baksaydık, toprağa “Alim, Rezzak, Rahim, Kerim” dememiz gerekecekti ki, tabiatperestler bunu söylemektedir. Toprakta görülen nimetlerin “toprağın zâtından” kaynaklandığını iddia etmektedirler ki, öyle değildir. Gören gözümüz değil, gözümüzde tecelli eden “Basîr” isminin tecellisidir. Bediüzzaman, inkârı doğuran felsefeyi şu şekilde eleştiriyor:

"Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, mevcudat harflerinin süslenişine ve birbiri arasındaki ilişkilere dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu büyük kainat kitabının harflerine “mana-yı harfî” ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp “mana-yı ismî” ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar. “Ne güzel yapılmış”a bedel “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine şikâyetçi eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata da bir hakarettir".[26]

Kur’an’a Göre Doğru İlmin Hedefleri

Buraya kadarki izahlarımızdan anlaşıldı ki, Kur’an ve ilim her ikisi de kâinat kitabının tefsiridirler; ancak isabet ve ihata itibariyle farkları olduğunu da anlamış olduk. Ve anladık ki, bugünkü bilim, Kur’an ile barışık olan kısmı hariç, genellikle kâinat kitabının zahiri nakışlarından ve de onu teşkil eden maddelerin özelliklerinden ve nihayet bunların insanın dünya hayatına olan faydalarından birinci derecede bahsetmekte ve ancak ikinci derecede kâinat kitabındaki nizam ve intizamı anlatmaktadır. Hâlbuki Kur’an gaye olarak hem dünya ve hem de âhiret saadetini esas aldığı gibi, kâinat kitabının ana maksatlarını ve içindeki hakikatleri açıklamayı temel maksat yapmaktadır.

Kur’an’ın dört ana maksadı bulunmaktadır; Tek olan Allah’ın ispatı ve tanıtılması (ma’rifetullah); bunu insanlara tebliğ edecek olan peygamberlik müessesesi (nübüvvet); cismanî haşir ve de adalet ile ibadettir. Yani Kur’an bütün filozofları meşgul eden “Ey kâinat ve ey insan! Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Rehberiniz kimdir? Vazifeniz nedir? Ve nereye gideceksiniz?” gibi sorulara cevap vermektedir.[27] İnsan aklı basit ve cüz’î olduğu için, ihata ettiği gerçekler de sınırlı kalmaktadır. O halde modern ilmin gayesini teşkil eden gerçekler sınırlıdır ve Kur’an’ın ihata ettiği hakikatlerin sadece bir kısmına aittir. Aralarında küllilik ve cüz’îlik farkı bulunmaktadır. Kaldı ki, beşer ilminin ulaştığı hedeflerin her zaman doğru olduğu da şüphelidir.[28]

O zaman şu tespiti yapalım. Kur’an’da bu ana maksatların dışındaki kâinat bahsi ve diğer ilimlere olan işaretleri ikinci derecede (istitrâdî) kalmaktadır. Kur’an kâinattan ve ilimlerden bahsetmektedir, ta ki, sanatın intizamıyla Sâni’-i Zülcelal’e istidlal yolu gösterilsin. Evet, intizam görünür ve açık bir şekilde kendini gösterir. Sanattaki intizam ve nizam, ustasının varlığına ve iradesine şehadet eder. Madem maksat budur ve madem kâinatın kitabından intizama olan işaretleri ve Allah’ın varlığını ve sanatını gösteren delilleri öğreniyoruz, o halde ilmileri öğrenmek birinci derecede olmasa dahi Kur’an’ın maksatları arasındadır ve teşvikine haizdir.[29]

Bediüzzaman’ın farklı eserlerindeki izahlarından anlıyoruz ki, doğru ilmin hedefleri şöylece sıralanabilir:

İlimler Allah’ın Saltanatını İlan Etmeli

İlimlerin diliyle nizam ve intizamı nazara vererek Sultan-ı Ezel olan Allah’ın saltanatını ilan etmektir. Mesela,

 “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah’ın takdiridir”[30] ve

“(Orada) alev alev yanan bir lamba yarattık”[31]

ayetlerini açıklarken meseleyi şöyle değerlendirir: ‘Güneş döner’ tabiriyle kış ve yaz, gece ve gündüzün deveranındaki muntazam olarak devam eden İlahi kudretin tasarruflarını ihtar ile Allah’ın azametini anlatır ve o mevsimlerin sahifelerinde kudret kaleminin yazdığı ilahi mektuplara nazarı çevirir. Şu âlem bir saray ve içinde olan eşya ise insana ve hayat sahiplerine ihzar edilmiş süslü eşyalar, yiyecekler ve ihtiyaç malzemeleri olduğunu ve Güneş’in de emirle hareket eden bir mumdar olduğunu ihtar eder. Yani Kur’an Güneş’ten Güneş için bahsetmiyor. Belki onu ışıklandıran zat için bahsediyor. Hem Güneş’in insana lüzumsuz olan mahiyetinden bahsetmiyor. Belki Güneş’in vazifesinden bahsediyor ki, sanat-ı Rabbaniye’nin intizamına bir zemberek ve hilkat-i Rabbaniye’nin nizamına bir merkez, hem Nakkaş-ı Ezelî’nin gece gündüz ipleriyle dokuduğu eşyadaki İlahî sanatın insicamına bir mekik vazifesini yapıyor.[32]

Kur’an’ın Aslî Vazifesi: Rububiyet Dairesinin Kemâlât ve Şu’ûnâtını ve Ubudiyet Dairesinin de Görevlerini Açıklamaktır

Bediüzzaman’a göre, Kur’an’ın aslî vazifesi, Rububiyet dairesinin kemalât ve şuunatını ve ubudiyet dairesinin de vazifelerini ve hallerini beyan eylemektir ve insanlar ile cinlere talim etmektir. O halde acaba neden Kur’an medeniyetin harikalarına önem vermemiş ve mesela bilgisayar ve uçaktan açıkça bahsetmemiş diye itiraz edilemez. Zira bu medeniyet harikalarına Kur’an’ın bu iki vazifesi açısından yani Allah’ın kâinatta yarattığı harikalar ve insanın hakiki vazifeleri itibariyle baktığınız zaman, teknoloji harikalarının o iki dairede hakları; yalnız bir zaîf remz, bir hafif işaret, ancak düşer. Çünki onlar, rububiyet dairesinde haklarını isteseler, o vakit pek az hak alabilirler.

Mesela; uçak Kur’an’a dese: “Bana bir söz hakkı ver, ayetlerinde bir yer ver.” Elbette o rububiyet dairesinin uçakları olan gezegen yıldızlar, yer küresi, ay; Kur’an namına diyecekler: “Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.” Eğer medeniyet harikaları, sanat incelikleri cihetinde haklarını isterlerse ve ayetlerden makam talep ederlerse; o vakit, bir tek sinek onlara “Susunuz” diyecek. Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, bütün ince sanatlar ve bütün nazik cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki ince sanat ve nazenin cihazlar kadar mükemmel olamaz.

Eğer o harikalar, ubudiyet dairesine gidip, o daireden haklarını isterlerse; o zaman o daireden şöyle bir cevap alırlar ki: Sizin münasebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünkü programımız budur ki: Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde ebedî hayata lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehem ve en elzem işler, takdim edilecektir. Hâlbuki siz ekseriyet itibariyle şu fâni dünyayı bir makarr-ı ebedî nokta-i nazarında ve gaflet perdesi altında, dünyaperestlik hissiyle işlenmiş bir suret sizde görülüyor. Öyle ise, hakperestlik ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses olan ubudiyetten hisseniz pek azdır. Lâkin eğer kıymettar bir ibadet olan sırf Allah’ın kullarına yararlı olmak için ve kamu yararı, kamu düzeni ve sosyal hayatın gelişmesine ve kemaline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem sanatkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve içinizde varsa; o hassas zâtlara şu remz ve işarat-ı Kur’aniye –sa’ye teşvik ve sanatlarını takdir etmek için- elhak kâfi ve vâfidir.[33]

Kaldı ki, din bir imtihandır. Teklif-i İlahî bir tecrübedir. Tâ ki yüce ruhlar ile süflî ruhlar imtihan meydanında birbirinden ayrılsın. Madem Kur’an, bu imtihan dünyasında bir tecrübe suretinde, bir yarış meydanında insanlığın kemale ermesi için nâzil olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek geleceğe dair bu gaybi harikalara yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer açıkça zikretse, sırr-ı teklif bozulur. Âdeta gökyüzündeki yıldızlarla vazıhan “Lâ ilahe illallah” yazmak gibi bir bedahete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsabaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh beraber kalacaklar...[34]

Bediüzzaman’ın 20. Söz’de bütün ayrıntılarıyla açıkladığı gibi, peygamberlerin mu’cizeleri yüzünde parlayan bir Kur’an’ın mu’cizane işaretleri bunlar için yeterlidir. Bu mu’cizeler iki gaye ve hikmet için zikredilmiştir: Birincisi: Peygamberlerin peygamberliklerini halka tasdik ve kabul ettirmektir. İkincisi: Maddi ilerlemeler için lâzım olan örnekleri insanoğluna göstererek, o mu’cizelerin benzerlerini meydana getirmek için insanlığı teşvik etmektir. Sanki Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin kıssa ve hikâyeleriyle maddi ilerlemelerin esaslarına, temellerine parmakla işaret ederek: “Ey beşer! Şu gördüğün mu'cizeler, birtakım örnek ve numunelerdir. Fikirleri birleştirerek ve çalışmalarınızla şu örneklerin emsalini yapacaksınız.” diye ihtar etmiştir. [35]

İslamiyet’in Hakiki İlimlerin Zübdesi Olduğunu Ortaya Koymaktır

Kâinat kitabındaki her bir varlık gerçek bir bilimin konusunu ve temelini teşkil ettiğinden, Kur’an onlarla alakalı meseleleri gündeme getirmekle İslamiyet’in hakiki fen bilimlerinin zübdesi olduğunu herkese göstermektir.[36] Mesela, Kur’an’ın

“İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?”[37]

beyanını şöyle açıklamaktadır:

Bu ayet gökler ile yerin bir maddeden beraber halk edilmiş ve sonra birbirinden ayırt edilmiş olduklarını gösteriyor. Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi kılmıştır; sonra mayi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip “zebed” köpük kesilmiştir; sonra yer küresi o köpükten halk etmiştir. Bu itibarla her bir arz için hava-i nesimîden bir sema hâsıl olmuştur. Sonra o buhar maddesini açarak yedi kat gökleri tesviye edip yıldızları içine ekmiştir.

Günümüz fiziğinin açıklamaları özetle şöyledir: Görmekte olduğumuz güneş sistemi ve ona bağlı yıldızlar cemaati, basit bir cevher imiş; sonra bir nevi’ buhara inkılâp etmiştir; sonra o buhardan, sıvı ateş hâsıl olmuştur; sonra bu sıvı katılaşmış, sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar kesif hale gelerek gezegenler olmuşlardır; yer küresi de onlardan biridir. Bu izahlar arasında mutabakat olduğu ortadadır. “İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik” manasına nazaran, güneş sistemi ile yer küresi, kudretin esîr maddesinden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Esîr maddesi, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni’in ilk icatlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esîri halk ettikten sonra, cevahir-i ferde kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır. Kısaca konuyla alakalı ayetler arasında bir çelişme bulunmadığı gibi, Kur’an bu ayetlerle yaratılış teorisini gerçek bir şekilde vuzuha kavuşturmaktadır.[38]

Kâinattaki Kanunlar ile İslamiyet’in Mutabakatını Bildirmektir

Kur’an’ın kendisine kâinattan konu olarak seçtiği varlıkların her biri birer nev’in numunesi olduklarından yaratılışta cari olan kanunlar ve ilahi nizamın İslamiyet’te de aynen cari olduğunu ispat eylemektir. İslamiyet kâinattaki ilahi kanunlara aykırı olmadığından, asırlara rehber olmuş ve bu özelliğiyle İslam; diğer heva ve heves içinde yüzen, bazen ışık ve bazan zulmet veren ve çabuk değişmeye yüz tutan dinlerden mümtaz hale gelmiştir. Bilindiği gibi, Allah’ın iki türlü şeriatı ve kanunlar mecmuası vardır:

Birincisi; Allah’ın kudret sıfatından gelen tekvînî şeriattır ki, bazıları ona yanlış olarak tabiat ve doğa adını vermektedirler. Biraz önce gösterdiğimiz misâllerden anlaşılacağı üzere, Allah’ın tekvînî şeriatındaki hükümlerden, mesela güneşin ışığından, ateşin ısıtmasından ve suyun güzelliğinden bıkan yoktur. Bunlar eskimez ve dolayısıyla bıkkınlık da vermez.

İkincisi ise; Allah’ın kelâm sıfatından gelen ve kaynağını Kur’an’ın teşkil ettiği bildiğimiz şeriattır ki, İslamiyet diye de bilmekteyiz. Kur’an’ın güneş gibi olan hükümleri de zaman geçtikçe gençliğini muhâfaza etmektedir. Gerçekten Kur’an, her asırda taze nazil oluyor gibi, tazeliğini ve gençliğini muhafaza ediyor. Evet, Kur’ân, bir hutbe-i ezeliye olarak, umum asırlardaki umum insanoğlunun tabakalarına birden hitap ettiği için, öyle daimî bir gençliği bulunmak lâzımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ, fikirleri itibariyle muhtelif ve kabiliyetçe birbirinden farklı asırlardan, her asra göre, güya o asra mahsus gibi bakar, baktırır ve ders verir. Beşerin eserleri ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur’ân’ın hükümleri ve kanunları o kadar sabit ve râsihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor. Felsefenin ulaştığı bilim ise, kaynağı sağlam olmadığından değişkendir; hatta bu kadar zaman geçmesine rağmen temel hakikatler bile değişmeye mahkûmdur. [39]

Fen bilimlerinden bir misâl şudur: Kur’an-ı Kerim’de bir ayet vardır ki, kısaca meali şöyle

“Allah, meyvelerin hepsinden yeryüzünde zevceyn yani iki çift eş de yarattı.”[40]

Zevceyn, yani iki zevc, erkek ve dişi gibi iki ayrı cinsten meydana gelmiş çift demektir. Bunun bir de ayrıca “isneyn” diye “iki” sayısıyla sıfatlanması te’kid veya ikişer ikişer anlamına tevzi için olduğu söyleniyorsa da bunun bir bölünme olması daha açıktır. Şöyle ki: Her meyvenin çiçeğinde hayvanların erkek ve dişisi durumunda bir çift eş vardır ki, o meyve işte bunların çiftleşmesinden ve döllenmesinden meydana gelir. Nitekim bir başka ayette

“Bir de ilkah edici rüzgârlar gönderdik”[41]

buyrulmuştur. Sonra bu “zevceyn” de ayrıca iki kısımdır: Bir kısmı erkeği başka kaynakta, dişisi başka kaynakta olmak üzere ayrı ayrı iki ağaçta bulunur. Mesela incirin erkeği başka ağaçta, dişisi başka ağaçta olur. Bir kısmı da hem erkeği, hem dişisi aynı çiçekte bulunur. Çiçek erkekli ve dişili bir hünsa şeklinde açar ve döllenmeyi kendi bünyesi içinde yapar, çoğunlukla çiçekler böyledir.

İşte zevceyn tabiri ile her meyvede çiftleşen genel olarak erkekli dişili çiçekler kastedilmiş, isneyn tabiri ile de bunların iki çeşit olduğu ifade buyrulmuştur. Hurma ve incir gibi bazı meyvelerin erkeği, dişisi bulunduğu ve meyve hâsıl olması için bunların telkihi, yani döllenmesi gerektiği öteden beri bilinen bir olay olduğu halde, öteki çiçeklerin de erkekli ve dişili olarak bu döllenmeyi kendi bünyesi içinde yaptığı gerçeği yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Mikroskopların icadı ile bitkilerin fizyolojisi tetkik edildikten sonra ortaya çıkan ve anlaşılan bir meseledir. Bu sebeple eski devirlerdeki tefsir âlimlerinin bu ayetle ilgili olarak ortaya koydukları görüş ve açıklamalar müphemlikten uzak değildir.

Zemahşeri ve Fahruddin Razi’nin ifadelerinde bu anlama yakın bir incelik vardır. Özellikle Razi, bunu insanın yaratılış olayındaki Âdem ile Havva’nın durumuna benzeterek bütün ağaçlara ve bitkilere şamil olacak şekilde genelleştirmiştir ki, bu doğrudan doğruya ayetin kendi anlamından çıkarılan bir sonuçtur. Şu halde biz bugünkü botanik ilminin şahitliği ile anlıyoruz ki, bu ayetin bu cümlesinde başlı başına bir ilmî mucize vardır. Bu gerçeğin bin bu kadar sene önce Kur’an’da haber verilmiş olması, Kur’an’ın Allah kitabı, bunu getirenin de hak peygamber olduğuna doğrudan ve apaçık bir delil teşkil eder.[42]

İnsanları Tefekküre ve Araştırmaya Sevk Etmektir

Kur’an’ın kendisine konu olarak aldığı ve içinde zikrettiği kâinat kitabı ile alakalı her bir mevzu birer hakikatın numunesi olduklarından, insanların fikirlerini bu hakikatlere teşvik ve tenbih etmektir. Mesela, Kur’an’da kasem ile temeyyüz etmiş olan gök cisimleri ve yerdeki varlıklar tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Mesela, Cenab-ı Hak, incir ve zeytin ile kasem vasıtasıyla, kudretinin büyüklüğünü ve kemal-i rahmetini ve büyük nimetlerini ihtar ederek, esfel-i safilîn tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür ve fikir ve iman ve amel-i sâlih ile tâ a’lâ-yı illiyyîne kadar manevi terakkiler mazhar olabilmesine işaret ediyor. Nimetler içinde incir ve zeytinin tahsisinin sebebi; o iki meyvenin çok mübarek ve faydalı olması ve yaratılışlarında, medar-ı dikkat ve nimet çok şeyler bulunmasıdır. Çünkü sosyal ve ticarî hayat için, aydınlatma gayesiyle ve nihayet gıda olarak zeytin en büyük bir esas teşkil ettiği gibi; incirin yaratılışı, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihazatını saklayıp dercetmek gibi, bir hârika mu’cize-i kudreti gösterdiği gibi; yenmesinde, menfaatinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha diğer faydalarındaki nimet-i İlahiyeyi kasem ile hatıra getiriyor. Buna mukabil, insanı iman ve amel-i sâlihe çıkarmak ve esfel-i safilîne düşürmemek için bir ders veriyor.[43]

Netice

Sözün özü, Kur’an ilimlere muhalif gitmediği gibi, onlara üstatlık ediyor; eksikliklerini tamamlıyor ve hatalarını tashih ediyor. Kur’an, sadece bu dünya hayatını değil, âhiret saadetini de hedef alıyor. Maddi ilimler kadar manevi ilimleri de kapsıyor. Evet, her şeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatı göremez. Kur’an’a göre Allah’ın marifeti olmazsa, ilimler evhama tahavvül eder.[44]

Kısaca kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu dilimizin virdi edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak'tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.

[1] Bowne Borden Parker, Theory of Thought and Knowledge, (BiblioBazaar, LLC, 2009), sh. 267 vd.

[2]Parker, Theory of Thought and Knowledge, sh. 289 vd.

[3] Parker, Theory of Thought and Knowledge, sh. 297 vd.

[4] Maurice Bucaille, The Bible, the Qur'an, and Science: The Holy Scriptures Examined in the Light of Modern Knowledge, (TTQ, INC., 2003), sh. 140 vd.

[5] Rais Ahmad, Islam and Scientific Debate: Searching for Legitimacy, (Global Vision Publishing Ho, 2006), sh. 88 vd; Dariusch Atighetchi, Islamic Bioethics: Problems and Perspectives, (Springer, 2008), sh. 346-47.

[6] Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemât, (İstanbul: Envar Neşriyat, 2006), sh. 10; Hutbe-i Şamiye, (İstanbul: Envar Neşriyat, 2006), sh. 28-9.

[7] Said Nursî, Muhâkemât, sh. 56-7.

[8] Takıyyudddin Ahmed ibn Abdulhalim, Der’u Te’âruz el-Akl ve el-Nakl, (Medine: İslam Üniversitesi, 1991), c. I, sh. 4 vd.

[9] Said Nursî, Muhâkemât, sh. 12-3.

[10] Said Nursî, Sözler, (İstanbul: Envar Neşriyat, 2006), sh. 394 vd.

[11] Kur’an-ı Kerim, 38:36.

[12] Said Nursî, Muhâkemât, sh. 82 vd. Krş. Ahmad, Islam and Scientific Debate: Searching for Legitimacy, sh. 88.

[13] Said Nursî, Sözler, sh. 131-32.

[14] Said Nursî, Sözler, sh. 440-41.

[15] Kur’an-ı Kerim, 27:66.

[16] Kur’an-ı Kerim, 53:30.

[17] Muhammed el-Kurtubî, El-Cami’ li Ahkâm el-Kur’an, (Beyrut: Dâru Ibn Hazm, 2004), c. I, sh. 2932; Kirmani, The Quran and Future of Science, sh. 57 vd.

[18] Said Nursî, Muhâkemât, sh. 17; Krş. Mohd. Zaki Kirmani, The Quran and Future of Science, (Global Vision Publishing Ho, 2001), sh. 55 vd.

[19] Said Nursî, Sözler, sh. 93.

[20] Kur’an-ı Kerim, 2:31.

[21] Said Nursî, Sözler, sh. 626.

[22] Said Nursî, Sözler, sh. 261-3.

[23] Said Nursî, Lem’alar, (İstanbul: Envar Neşriyat, 2006), sh. 313.

[24] Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, sh. 14.

[25] Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, sh. 214.

[26] Said Nursî, Sözler, 12. Söz.

[27] Krş. Parker, Theory of Thought and Knowledge, sh. 3 vd.

[28] Kirmani, The Quran and Future of Science, sh. 55 vd.

[29]  Said Nursî, Muhâkemât, sh. 13.

[30]  Kur’an-ı Kerim, 38:36.

[31]  Kur’an-ı Kerim, 78:13.

[32] Said Nursî, Sözler, sh. 243-44.

[33] Said Nursî, Sözler, sh. 266-67.

[34] Said Nursî, Sözler, sh. 266-68.

[35] Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz, (İstanbul: Envar Neşriyat, 2006), sh. 206-7.

[36] Said Nursî, Muhâkemât, sh. 13.

[37] Kur’an-ı Kerim, 21:30.

[38] Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz, sh. 187-8.

[39] Kirmani, The Quran and Future of Science, sh. 58 vd.

[40] Kur’an-ı Kerim, 13:3.

[41] Kur’an-ı Kerim, 15:22.

[42] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zaman Gazetesi, V, sh. 123-124; Zemahşerî, Keşşâf, II, 349; Râzî, Fahrüddin, Mefâtih’ul-Gayb, XIX, sh. 6

[43] Said Nursî, Sözler, sh. 390.

[44] Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, sh. 110.

Paylaş
Yükleniyor...