Block title
Block content

KUR'ÂN KISSALARINA YAKLAŞIMDA SAİD NURSÎ METODU

 

Takdim

Kur'ân-ı Kerim, Nebiyy-i Ümmî Hz.Muhammed'in (A.S.M.) bir mucizesidir. Onun akla hayret veren özellikleri ortadan kaldırılamaz. Onun gibi bir başka kitap ortaya konulamaz. Onda bizden öncekiler için haberler, bizden sonrakiler hakkında bilgiler vardır. Bir çok ilimleri, uçsuz bucaksız bilgileri ihtivâ eder. İçinde hidâyet ve nur vardır. "İnne hâzel-Kur'âne yehdî lilletî hiye akvemü."

Ehli-i ilimden niceleri Kur'an'da fâni olmuşlar, bütün ömürlerini ondaki incileri derlemekle, kıssalarındaki dersleri öğrenmekle, hükümlerini ve ibretlerini hazmetmekle geçirmişlerdir. Nice nesiller onu tahsil edebilmek için çabalamışlar, ama himmetleri onu kuşatmaktan aciz kalmıştır.

Nice müfessirler onu iyi anlayabilmek için çeşitli yollar denemişlerdir. Onlardan bazıları sadece rivâyetlere sığınmışlar, selâmete ulaşmak için dirâyete yönelik aklı çalıştırmayı ihmal etmişlerdir. Bu tarzları için, "Hakkında bilgi sahibi olmadığın şey üzerinde durma" ve "Onlar ancak zanna tabi olurlar" âyetlerini dikkate almışlardır. Bazıları da bu yolu eksik ve noksan olarak görmüş, rivâyet ve nakilleri "tedebbür, teemmül ve tefekkür"e ulaşmada birer vesile olarak kabul etmişlerdir. Bu metotlarına dayanak noktası olarak, "Kur'ân üzerinde hiç tedebbür etmezler mi, yoksa kalpleri kilitli midir?" ve "Kur'ân'ı zikir için kolay kıldık" âyetlerini esas ittihaz etmişlerdir. Bu yoldan gidenler, gördükleri her âyetten ibret alma tarzını benimsemişler ve diğerlerinin ulaşamadığı bir çok hakikate vâsıl olmuşlardır.

İşte bu âlimlerden birisi İmam Said Nursî'dir. Tefsirde, insanları teemmüle ve dikkatle bakmaya davet eden eşsiz bir metodu kabul etmiştir.

Risale-i Nur Külliyatını mütalâa etmek suretiyle, İmam Said Nursî'nin Kur'ân kıssaları hususundaki yaklaşımını araştırdım. Bundaki amacım,Said Nursî'nin bu hususta takip ettiği metodunu öğrenmekti. Risâle-i Nur Külliyatında "Kur'ân Kıssaları" başlığı altında değerlendirebileceğimiz bahislerin azlığına rağmen, onun metodunu ve yaklaşımını anlayabilmek için yeterli bilgiye ulaşabildim. Bu bahis aşağıdaki başlıkları içermektedir:

Birinci Bölüm: Kur'ân Kıssaları Konusuna Giriş.

Birinci: Kur'ân kıssaları; Mefhum ve türleri bakımından kıssalar.

İkinci: Kur'ân kıssaları gaybdır.

Üçüncü: Kıssalar için sağlam kaynak.

Dördüncü: Davet ve çağrı açısından kıssaların önemi.

İkinci Bölüm: Kur'ân kıssalarını anlamadaSaid Nursî'nin metodu.

Üçüncü Bölüm: Şu hususları içerir.

Birinci: İşarî tefsir, kabulünün şartları ve bu husustaSaid Nursî'nin tefsirinin konumu.

İkinci: Kur'ân kıssalarındaki tekrarlar.

Şimdi bu başlıkları sırasıyla ele alalım.

Kur'ân kıssaları; Mefhum ve türleri bakımından kıssalar.

Bir şeyin anlatımında "Kassa" fiili kullanılır. El-Kıssa, anlatılan aktarılan haber mânâsındadır. Çoğulu "Kassa" olarak gelir. "Kassa aleyyel-haberu (haberi bana aktardı)", "Yakussu (haberi aktarır)", "Kassan (aktarılan haber)" ve "Kısasan (kıssalar)" şekillerinde kullanılır. "El-Kısas" anlatılan, aktarılan haber mânâsındadır. "Taksîs" bir haberi aktarma mânâsını taşır. Bu durumda "Kıssa" bir durumu ve olayı anlatma, aktarma mânâsındadır. "İktesastü'l-hadîs", bir olayı aynen anlattım, demektir. "Kassa aleyhi'l-habera kassan", o kişiye haberi anlatarak aktardı, mânâsını taşır. El-Kâssu, bütün mânâları ve lafızlarıyla bir şeyi diğerine aktaran ve anlatan kimse demektir. 2

Kur'ân kıssaları, geçmişteki ümmetlerin, önceki peygamberlerin hallerinden, zaman içinde ve milletlerin tarihinde vaki olmuş hadiselerden haber vermekte, insanların yaşadığı beldeleri anlatmakta, hatta insanın ilk yaratılışı ve dünyadaki hayatının başlangıcı hakkında bilgiler vermektedir.

Geçmiş zamanlarla alâkalı Kur'ân kıssaları iki türlüdür:

Birinci tür: Peygamber kıssalarıdır. Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. İsa ve diğer peygamber ve resullerin yaşadığı olaylar, yaptıkları davetlere karşılık kavimlerinin onlara karşı takındıkları tavırlar, davetlerini nasıl gerçekleştirdikleri, bu davetin merhaleleri, başlangıç ve sonuçları ve o kavimlerin akıbetleri...

İkinci tür: İnsanlık tarihinde vaki olan hadiselerle ilgili kıssalar. İnsanlığın gelişiminde dikkate alınabilecek önemli gelişmeler, ortaya çıkan ve iz bırakan önemli şahsiyetler; Tâlût ve Câlût, Mağara ashâbı, Zülkarneyn, Kârun, Sebt (Cumartesi) ashabı, Hz. Meryem, Uhdûd ashabı ve diğerleri.

Allahu Teâlâ ayrıca Resûlüllah (S.A.V.) zamanında vaki olan bazı hadiseleri de kıssalar halinde bildirmiştir: Bedir, Uhud, Huneyn ve Tebük Gazhaları, Hicret ve İsrâ olayları ve diğerleri gibi.

Kur'ân kıssaları gaybdır.

Geçmiş resûller, nebîler ve kavimlerinden bahseden kıssaların kaynağı vahy-i semâvîdir. O vahiy ki, bütün peygamberlere gelen vahiydir.

Vahy-i semâvîden, kitabın ve sünnet-i sahihanın kaynağı olan İlâhî mesajı kastetmekteyiz. Bu kaynaktan, geçmiş ümmetlerin kıssalarıyla karşılaşmakta, geçmiş, hâl-i hâzır ve geleceğiyle, tarihin hareketine şahit olmaktayız.

Burada üzerinde dikkatle durulması gerekli hassas bir nokta vardır. Bu, Kur'ân-ı Kerim'deki kıssaların gayba ait, yani, bizlerden herhangi birimiz için mukadder olması, bizzat yaşanması veya görülmesi, o olayların ayrıntılı olarak resmedilmesi veya anlatılması imkansız olmasıdır.

Hz. Muhammed'in (A.S.M.) geçmişte olan olayları bizlere aktarması ancak Allah'ın Ona bildirmesiyle gerçekleşebilir. Kur'ân kıssalarında da durum aynen böyle olmuştur.

"İşte bunlar sana vahy ettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin..." 3

Hz. Yusuf kıssasının ardından şöyle buyurulmuştur:

"İşte bu gayb haberlerindendir. Onu sana vahy ediyoruz..." 4

Kur'ân kıssaları, yaratılışın başlangıcı, Hz. Adem ve İblisin kıssası, yasak ağacın meyvesinden yenilmesi, Hz. Nuh, Âd, Semûd ve Medyen kavimleri ve İsrailoğullarının yaptıkları gibi sadece mazideki olaylardan bahsetmez. Aynı zamanda bu kıssalar, hazır zamânâ ait, devamlı yenilenen muasır hayattaki gelişmelere ve bu açıdan bizlerce gayb olan hallere de yer verir. Aynı zamanda Kur'ân kıssalarına, Hz. İsa'nın (A.S.) nüzûlü, Deccal'ın, Ye'cüc ve Me'cüc'ün ortaya çıkışı gibi, geleceğe dair haberler de girmektedir.

İşte bu Kur'ân kıssaları, gayb olan bütün olaylar ve hadiselere kat'i birer şahit ve açık birer burhandırlar. Aynı zamanda Muhammed-i Ümmî'nin (A.S.M.) nübüvvetine bir delildir. Zira, büyük bir incelik, güven ve sanatsal bir tasvir ile bu kıssalardan bir kısmı Onun vasıflarını bize aktarmaktadır.

Said Nursî, Kur'ân kıssalarının Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetine delâlet edişi hususuna şöyle işaret etmiştir:

Muhammed-i Arabî, "herkesçe müsellem ümmîliğiyle beraber, geçmiş enbiyâ ve kavimlerinin ahvâllerini görmüş ve müşahede etmiş gibi, Kur'ân'ın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvâlini, sırlarını beyan ederek âleme neşir ve ilan etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları bütün zekilerin nazar-ı dikkatini celbeden davayı-ı nübüvvetini ispat içindir. Ve naklettiği esasları, beynel-enbiyâ ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilaflı olanı da tashih edip, davasına mukaddeme yapmıştır. Sanki o Zât, vahy-i İlâhînin makesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir. Binaenaleyh, o Zatın bu hali, onun bir mucizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyânın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup, o Zâtın nübüvvetini ispat eder." 5

Kıssaların sağlam kaynağa dayanması ve isrâiliyât ile alâkası:

Bizce gayb olan bir konu hakkında eğer Kur'ân-ı Kerim bir kıssanın tafsilatından bahsediyorsa, bu kıssaların ayrıntıları ve olayların resmedilmesi hususunda bizlere düşen şey, Kur'ân-ı Kerim'in ve Sünnet-i Seniyyenin sınırları çerçevesinde kalmamızdır. Şu âyet-i kerimeleri de kendimize bir ölçü olarak almalıyız:

"Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesi altına alacak diye kura çekmek üzere kalemlerini atarlarken, sen onların yanında değildin; onlar çekişirken de yanlarında değildin."6

"Sizden öncekilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah'tan başkası bilmez..."7

İkinci âyette geçen "Onları Allah'tan başkası bilmez" ifadesi açıkça, insanlardan herhangi birisinin geçmişteki olaylar hakkında bu derece kesin ve ayrıntılı bilgiye sahip olamayacağını, bu özelliğin sadece Allah'a ait olduğunu göstermektedir.

İnsanlık tarihinin başlangıcını bazı yerlerde gerçekleştirilen kazılardan elde edilen bilgilerle sınırlandırmaya çalışanlar, maziye taş atmaktan başka bir şey yapmamış olurlar. Çünkü, bu hususta çok kesin ve ayrıntılı bilgi mevcut değildir. İşte sizler de benimle beraber şu âyet-i kerimeye kulak verin:

"Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de bizzat kendilerinin yaratılışına şahit tuttum..." 8

Önümüzde öyle bir âyet durmaktadır ki, bizleri boşuboşuna vakit harcamadan, güç ve takatimizi lüzumsuz yere heder etmeden bazı hususlara nasıl eğileceğimizin yolunu öğretiyor:

"Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur." 9

Seyyid Kutup bu âyeti şöyle yorumlar:

"Bu âyet, akıl ve kalp için mükemmel bir metot ortaya koymaktadır. Bu metot, beşeriyetin daha henüz yeni tanıdığı ilmî metodu da kuşatmaktadır. Ancak bu metoda kalbin istikameti ve Allah'ın murâkebesi (gözetimi) boyutunu da eklemiştir. Her bir haberin, her bir görünümün ve her bir hareketin, üzerinde hüküm verilmeden önce ispatlanabilmesi, Kur'ân'ın istediği ve insanları çağırdığı bir husustur. İslâm'ın dakîk metodu da işte budur. Akıl ve kalp bu metotla istikamete ulaştığı zaman, akîde alanında hiç bir vehmin ve hurâfenin yeri kalmayacaktır. Hüküm, kazâ ve teâmül alanlarında hiç bir şüphe ve zanna yer kalmayacaktır. Araştırma, tecrübe ve ilimler alanında hiçbir sathî hükmün ve vehme dayalı faraziyelerin yeri kalmayacaktır. 'Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme.' İlm-i yakîn ile bilmediğin bir şeye tabi olma. Şer'î bir hüküm veya itikadî bir meselede dahi olsa, söylenen bir sözün, yapılan bir rivâyetin, yapılan bir yorumun, aktarılan bir olayın sıhhati sâbit olmadıkça inanma." 10

Bu metot, umumen kıssalar konusuna yaklaşımda da kendisini göstermelidir. Şüphesiz ki bizler, ehl-i kitabın isrâiliyât olarak nitelendirilen nakillerine ve rivâyetlerine itimat etmeyiz. Bu rivâyetler üzerinde durmamız, onlara ittiba etmemiz ya da başkalarına aktarmamız caiz değildir. Çünkü bunların iç yüzünü tam mânâsıyla bilmemekteyiz.

Sonra, Yahudiler israiliyât olarak naklettikleri haberlere kendilerinden bir takım yalanlar katmışlar ve tarihteki olaylar üzerinde tahriflerde bulunmuşlardır. Onlardan sadır olan haberlerin çoğunda aldatma, düzmece ve hurâfe vardır. 11

Cenâb-ı Allah'tan daha doğru kim olabilir?

"Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem'in üzerine büyük bir iftira atmalarından; Ve 'Allah elçisi Meryem oğlu İsâ'yı öldürdük' demeleri yüzünden (onları lanetledik). Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar..." 12

"Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir pahâ ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir..."13

"Pûşide olmasın, Sevr ve Hûtun kıssa-i meşhûresi, İslâmiyetin dahîl ve tufeylîsidir. Râvisiyle beraber Müslüman olmuştur. İstersen, Mukaddeme-i Sâliseye git, hangi kapıdan daire-i İslâmiyete dahil olmuştur." 14

İsrailiyâtın ortaya çıkışı hakkında ise şöyle der:

"Benî İsrail ulemasının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski malumatları dahi onlarla beraber Müslüman olmuş, İslâmiyete malolmuş. Halbuki o eski malumatlarda yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir." 15

Kaf Dağı hakkında ise Said Nursî şunları söyler:

"Hem de katiyyüddelâlet bundan başka olmadığının bir delili, şer'in müçtehidlerinden olan Karâfî'nin, 'lâ aslun lehû (onun aslı yoktur)' demesidir. Lakin, İbn-i Abbas'a isnad olunan keyfiyet-i meşhûresi, Dördüncü Mukaddemeye bak. Veçh-i nisbeti sana temessül edecektir. Halbuki, İbn-i Abbas'ın her söylediği sözü, hadis olması lazım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbulü olmak lazım gelmez. Zira İbn-i Abbas gençliğinde israiliyâta, bazı hakâikın tezâhürü için, hikâyet tarikiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir."16

Davet ve Terbiyede Kıssaların Önemi

Kur'ân-ı Kerim, kıssaları bir hidâyet maddesi ve bir terbiye vasıtası olarak kullanmıştır. Bu kıssalarla Kur'ân-ı Kerim, sadece bir takım tarihi olayları sergilemeyi, geçmiş asırlardaki olayları ve büyük gelişmeleri tescil etmeyi hedeflememiştir. Ayrıca insanların hoşlanması, nefsanî lezzetler alması için de aktarmamıştır. Elbette Kur'ân'daki kıssalarda bu yönler de vardır. Ancak Kur'ân, kıssaları, iman hakikatlerinin ikrâr edilmesi ve bunun için bir takım deliller sunulması gibi çok yüce bir gaye için bir vesile kılmıştır.

Kur'ân, bu yaşayan ümmetin kitabıdır. Nasihatçi bir önder ve bu ümmetin hayat dersini aldığı bir okuldur. Çünkü İslâm ümmetinin insanlığı yönlendirme ve onlar üzerinde şâhid olma gibi bir özelliği bulunmaktadır. Ondaki bu azîm ve meşakkatli göreve layık bir şekilde hazırlanması gerekir. İşte onun hazırlanma vesilelerinden birisi, geçmiş ümmetlerin tecrübelerinin kendisine aktarıldığı kıssalardır.

Teşrîi kaideleri, kıssaların ve haberleriyle Kur'ân-ı Kerim, aynı zamanda terbiye için şümullü bir anayasadır.

Aynı zamanda Kur'ân, amelî hayat için de bir anayasadır. Buradan hareketle, yeni bir hayat düzeni oluşturacak Müslüman toplumuna yönelik geçmişten günümüze beşeriyet tecrübelerinin insanlara arz edilmesi gibi bir özelliği de üzerinde barındırmaktadır. Aynı zamanda, Hz. Adem'den itibaren yeryüzünde imânâ davet hususunda ortaya konulan engin tecrübeleri tazammun etmektedir. Maddî-manevî bütün insanlık deneyimlerini, tüm nesilleriyle İslâm ümmetine bir gıda olarak sunmaktadır. Tâ ki ümmet-i İslâm, bütün insanlığa yön veren, örnek olan bir özelliğe bürünebilsin. İşte bu yüzdendir ki Kur'ân-ı Kerim'de kıssalar bu derece bol, bu derece çeşitli ve bu derece zengin olarak gelmiştir. 17

İşte bu ince anlayışa Bediüzzaman Said Nursî de işaret eder ve şöyle der:

"Evet, madem Kur'ân'ın her bir âyeti çok vücûh-u irşâdi ve müteaddid cihât-ı hidâyeti olduğunu ehl-i tahkîk ve ilm-i belâgat ittifak etmişler. Öyleyse, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân'ın en parlak âyetleri olan mucizât-ı enbiyâ âyetleri, birer hikâye-i tarihiye olarak değil; belki onlar çok maâni-yi irşâdiyeyi tazammun ediyorlar. Evet, mucizât-ı enbiyâyı zikretmesiyle, fen ve san'at-ı beşeriyenin nihâyet hududunu çiziyor. En ileri gâyâtına parmak basıyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor." 18

Bir başka eserinde şöyle der:

"Kur'ân kısas için kasası zikrettiği gibi, ukad-ı hayatiye hükmünde ve makâsıd-ı Kur'âniyeden bir maksadına münasip noktaları intihâb ve rapt-ı maksada ittisâl ettiriyor." 19

Kur'ân kıssaları, hazır zamanı maziyle bağlayan insan için önünü aydınlatan bir ışıktır. Beşeriyet tarihince olan bazı hadiseler hakkında insanı mutmain kılacak yegane vesîkalardır. Kur'ân kıssalarının daha bir çok faydaları ve tesirleri vardır. Bunlardan en güzelleri şunlardır:

- Bu kıssalar vasıtasıyla insan, ruhuyla, yaratılışıyla ve nefsiyle yücelir.

- Bunlar sayesinde insan maddî sebeplere sarılmanın önemini, milletlerin terakki etmesinde bu sebeplerin ne derece kıymetli olduğunu idrak eder.

- Bu kıssalarla insan, milletlerin hayatında, devâmiyetinde ve yayılmalarında kâinatta câri olan sünnetullahın ne denli önemli yer tuttuğunu kavrar.

- Kur'ân kıssaları ruhî mutluluğun sebeplerini ve yollarını da ayrıntılı olarak göstermiştir. Ayrıca kâinat, insan ve canlıların hayatıyla alâkalı bir çok ilmî gerçekleri ortaya koymuştur. 20

Bütün bu meyveleri kendi hayatımızda elde edebilmek için, Kur'ân'daki kıssaları dikkatli bir anlayış ve şuurla okumamız; bu kıssaların günümüz meselelerinin halli ve müstakbel yolunun oluşturulması için daha bugün gelmiş gibi tazeliğini ve canlılığını koruduğuna; sadece okunan güzel bir kelam veya geçen ve bir daha geri gelmesi mümkün olmayan bazı olayların tescili olmadığına yakînen inanmamız gerekir. 21

Bu şuurla Kur'ân kıssalarını okuduğumuz zaman, onlarda aradığımızı buluruz, onlardan bize fayda sağlayacak hakikatleri çıkarırız ve gafil, basit meselelerle meşgul bir aklın hatırına gelmeyen nice ilginç noktalara elimizi uzatabiliriz. Bu durumda kıssaları sanki nabzı atan canlı bir varlık gibi buluruz ve bize âdeta şöyle seslenir:

"Çalışınız... Gayret ediniz... Kurtuluşa ulaştıracak yolu takip ediniz..."

Aynı zamanda bizlere şaşmaz ve şaşırmaz kanunlar ve kurallar göstererek, "Bunlara ittiba ederek yolunuza devam ederseniz, değişmez ve muhakkak neticelere ulaşırsınız" diyecektir.

Diğer yandan Kur'ân kıssaları sayesinde, Allah'a davetin esaslarını da kavrarız. Enbiyâ ve resullerin kavimlerine yaptıkları davet esnasında uyguladıkları metotlardan bizler de istifade ederiz.

Bu kıssalarda, Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kalbine sebat verme özelliği de vardır.

"Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini teskin edeceğimiz her haberi sana aktarıyoruz..." 22

Kur'ân kıssalarında, geçmiş zamanlara ait haberler verilmek suretiyle, Hz. Nebî'nin (S.A.V.) sıdkına işarette bulunulmuştur. Kur'ân kıssaları vasıtasıyla, ehl-i kitabın kendilerine bildirilen hakikatleri nasıl gizledikleri, kitaplarını nasıl tahrif ettikleri gösterilmiştir. Bütün bunlara ilave olarak, insanın ruhu kıssalardaki üslûbu kolaylıkla kavramakta, onlardan ibret ve ders alması çok kolay olmaktadır. 23 Said Nursî'nin Kur'ân kıssalarını anlamadaki metodu

Said Nursî, Kur'ân kıssalarına bakış açısını belirlerken, küllî bir düstur ve mütekâmil bir bakış açısıyla, hisleri ve aklıyla ders alan kimsenin mümkün olan en üst anlayış seviyesine ulaşabileceği mümtâz bir metot ortaya koymuştur.

Bediüzzaman, kıssalarda bahsedilen hadiselerin cüz'î olduğu, ancak her bir cüz'î hadisenin ardında küllî ve azîm bir düstur bulunduğu görüşündedir. Aktarılan her bir hadisenin, umûmî, şâmil ve küllî bir kanunun cüz'ü olduğunu söyler. Said Nursî'nin zikrettiği örneklerden bazıları şunlardır: 

Birincisi: "Ve alleme Âdeme'l-esmâe küllehâ" âyet-i kerimesidir.

"Bu âyet-i kerime, hiç şüphesiz ki, "Yaratılışın başlangıcı" ile ilgili bir kıssayı ifade eder. Müfessirler bu âyete bakarlarken ve "Esmâ"yı yorumlarlarken şöyle demişlerdir: Burada insanın yaratıldığı ve ardından, bunun ismi attır, bu devedir, bu buluttur, bu deredir, bu güneştir, bu yıldızdır vs. şeklinde varlıkların isimlerinin öğretildiği anlaşılmaktadır. 24 Şâyet insana, varlıkları isimlendirme ve isimlerini öğrenme özelliği verilmemiş olsaydı, birbirleriyle anlaşma ve muamelede bulunma noktasında çok büyük zorluklarla karşılaşacaktı. Çünkü fertler, diğerleriyle bir hususta anlaşabilmek için böyle bir özelliğe muhtaçtır. Aksi takdirde bir maksadını ifade için, o şeyi karşısındakine göstermek veya önüne koymak zorunda kalacaktı. Mesela, hurmayla ilgili bir şeyi ifade etmek istediğinde, karşısındakine derdini söyleyebilmek için mutlaka bir hurma tedarik etmesi gerekecekti. Ve hâkezâ..." 25

Acaba, bu cüz'î hadiseden Said Nursî'nin çıkardığı anlayış neydi? Ondan hangi küllî düsturu almıştı? Şöyle der:

"Bu âyette, kelâmın sevkiyâtı iktizâsınca şöyle bir takdir olacaktır. Âdem'i halk etti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmâyı tâlim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vaktâ ki, Âdem'i melâikeye tercih etmekle rüchan meselesinde ve hilâfet istihkâkında ilm-i esmâ ile mümtâz kıldı; makamın iktizâsı üzerine, eşyâyı melâikeye arz ve onlardan muârazayı talep etti; sonra melâike aczlerini hissetmekle Cenâb-ı Hakk'ın hikmetini ikrâr ettiler." 26

Bu cüz'î hadise, "şöyle bir düstur-u küllînin ucudur ki: Nev-i beşere camiiyyet-i istidât cihetiyle tâlim olunan hadsiz ulûm ve kâinâtın envâına muhît pek çok fünûn ve Hâlık'ın şuûnât ve evsâfına şâmil kesretli maârifin tâlimidir ki, nev-i beşere, değil yalnız melâikelere, belki semâvât ve arz ve dağlara karşı emânet-i kübrâyı haml davasında bir rüçhâniyet vermiş..." 27

Said Nursî'nin Hz. Âdem kıssasında ve ta'lîm-i esmâ olayından çıkardığı bu olağanüstü yaklaşım, önceki dönemlerde yaşayan âlimlerin üzerinde durmadığı noktaları içermektedir. Çünkü onlar, "Esmâ"yı yorumlarlarken, varlıkların dış görünümü olarak değerlendirmişler, isimlendirmeyi ise, görünen varlıklar için belirleyici birer rumuz olarak nitelemişlerdir. Hiç şüphesiz onlar "Esmâ" konusunda zahire göre hüküm vermişlerdir.

Hilâfet makamı ve insanın yeryüzünde halife kılınması için, insanoğlunun sadece "bu gökyüzüdür, bu ağaçtır, bu buluttur" diyerek eşyanın zahir isimlerini bilmesi kâfi olmayacaktır. Burada insanın kâinattaki her şeyin içerdiği faydaları, terakki mertebelerini ve halifelik ünvanına layık olarak yeryüzünü mamur hale nasıl getireceğini öğrenmeye ehil olması gibi mânâlar ön plana çıkmalıdır. İşte bu özelliğinden dolayıdır ki, tıpkı günümüzde olduğu gibi, insanoğlu akla durgunluk verecek keşifler yapmış, Allah'ın kâinatta ve tabiatta icat ettiği tabiat kanunlarını emri altına almıştır. İşte bu mânâlar, yukarıdaki âyet-i kerimenin içinde vardır.

"Burada ise, bütün tecelliyata mazhar bir nüsha-i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da, ayrı ayrı istidatlara mâlik ve ilim ve istifadelerinin yolları çok olduğundandır. Evet, beşer, zahir ve bâtın havas ve duygularıyla, bilhassa derinliğine nihâyet olmayan vicdanıyla kâinatı ihata etmiş bir kabiliyettedir." 28

Şimdi Said Nursî'nin, "Ve alleme Âdeme'l-esmâe küllehâ" âyetine getirdiği tefsiri okuyun, tâ ki onun hakikatlere nüfûz eden basîretini ve ince anlayışını sizler de görün:

"Ve alleme Âdeme'l-esmâe küllehâ. Yani, Cenâb-ı Hak, Âdem'i (A.S.) bütün kemâlâtın mebâdisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün meâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidatla halk etmiştir ve mevcudâtı ihata eden ulvî bir vicdan ve ihatalı on duyguyla techîz etmiştir ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakâik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmâyı kendisine öğretmiştir. Demek bu cümlenin evvelindeki 'vav' şu mukadder olan üç cümleye işarettir.

'Alleme'. Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin ulüvv-ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilâfete mihver olduğuna işarettir.

Ve kezâ, esmânın tevkîfine, yani Şâri' tarafından bildirilmiş olduğuna remzdir...

Ve kezâ, mucizenin vasıtasız Allah'ın fiili olduğuna imadır. Fakat felâsifeye göre harikalar, ervâh-ı harikanın fiilidir.

'Âdeme', hilafeti irade edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen küre-i arzın sahibi şahs-ı mahûttur. İsminin tasrihi, teşrif ve teşhiri içindir.

'El-Esmâe'. İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi eşyâyı birbirinden ayırıp temyiz ve tayin eden alâmet ve nişanlardır; yahut insanlar arasında münkasım olan lügatlerdir."29

Küllî Bir Düstur

Meleklerin Hz. Âdem'e (A.S.) secde etmeleri ve şeytanın da tekebbür ve büyüklenme sebebiyle secdeden kaçınmasıyla ilgili kıssadan küllî bir düstur çıkarmak mümkündür. Bu olay sadece aklımızla kavrayabildiğimiz, vicdanımızla ihata edebildiğimiz bir kıssadan ibaret değildir. Şüphesiz ki insan, kâinatta bir efendi konumundadır. Allah, kâinattaki her şeyi, hiç kimseye değil, sadece insana temellük etmiştir. Başka hiç kimseye vermediği kadar ona imkân ve kabiliyet vermiştir. Böyle bir ortamda insan, salâh ve ıslaha ulaştıracak bir metot bulup bulmamakta serbesttir. İsterse hâl ve tavırlarını düzeltmekle meşgul olur, isterse hayatının sağlığını kirletmeye çalışır. Şüphesiz ki bu, ilk insanın doğrudan öğrendiği, ama bizler için uygulamalı ve amelî bir derstir. O halde ey insan! Ayağını denk al, kendini ıslah et ve düzelt.

Yukarıdaki kıssa cüz'î bir hadiseyi anlatıyor olsa da, sadece bir tek ferdin yaşadığı bir olayı aktarsa da, bu cüz'iyyet durumu umumî bir metodu teşkil etmektedir. Buradaki bir tek fert, beşeriyetin intişarını ve tüm özelliklerini temsil etmektedir. Şeytan ise, yaratılış kanunlarına karşı inkârcı ve inatçı bir tavır sergileyen cin ve insin bütün kötülerini simgeler.

Şimdi Said Nursî'nin kelâmını dinle ve bu kıssayı hangi suretle ele aldığını gör:

"Kur'ân, şahs-ı Âdem'e melâikelerin itaat ve inkıyâdını ve şeytanın tekebbür ve imtinâını zikretmesiyle, nev-i beşere kâinatın ekser maddî envâları ve envâın manevî mümessilleri ve müekkelleri musahhar olduklarını ve nev-i beşerin hassalarının bütün ifadelerine müheyyâ ve münkâd olduklarını ifhâm etmekle beraber; o nev'in istidâdâtını bozan ve yanlış yollara sevk eden mevadd-ı şerire ile onların mümessilleri ve sekene-i habiseleri o nev-i beşerin tarîk-ı kemâlâtında ne büyük bir engel, ne müthiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, bir tek Âdem ile (A.S.) cüz'î hadiseyi konuşurken, bütün kâinatla ve bütün nev-i beşerle bir mükâleme-i ulviye ediyor." 30

Âdeta bu olay benî Âdeme şu vasiyeti yapmaktadır:

"Ey benî Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet davasında rüçhâniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden; siz dahi madem onun evlâdı ve vâris-i istidâdısınız, bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda, bütün mahlukâta karşı rüçhâniyetinize liyâkatinizi göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlukât üstünde, en yüksek makâmata gitmek ve zemin gibi büyük mahlukâtlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi, ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız."

"Fakat sizin pederiniz bir defa şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan rûy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda şeytana uyup hikmet-i İlâhiyenin semâvâtından tabiat dalâletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit be vakit başınızı kaldırıp Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta urûc etmek için fünûnunuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız. Tâ fünûn ve kemâlâtınızın menbâları ve hakikatları olan Esmâ-i Rabbâniyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız."31

Bu vasiyyet üzerinde dikkatle durulması ve bunun yerine getirilmesi gerekir. Böylesi azîm bir faydadan istifade etmediğimiz sürece bu kıssayı ne kadar çok okusak da acaba bir değer ifade eder mi? Bilâkis bizlerin bu varlığın, yani insanın azametini, terakki ve gelişme kabiliyetini ve bütün varlıklara efendi olma özelliğini anlamamız, bunun için de Said Nursî gibi, o derin anlayışıyla Hz. Âdem'in (A.S.) kıssasından çıkardığı böylesi önemli derslerden istifade etmemiz gerekir.

Allah'ın insanoğluna daha başlangıçta öğrettiği bütün Esmâ ilmini kuşatan bir şuur ve derinliklere nüfûz eden bir anlayışa karşı bu derece gafil olmak acaba insana yakışır mı?

Said Nursî, bu kıssanın içindeki hazineleri bir bir ortaya koymak suretiyle, onun ufuklarını çizmeye şöyle devam eder:

"Şu âyet-i acîbe, insanın câmiiyyet-i istidâdı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyât-ı fenniye ve havârık-ı sun'iyeyi 'tâlim-i esmâ' ünvânıyla ifade ve tâbir etmekte şöyle latif bir remz-i ulvî var ki: Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki, o hakikat bir ism-i İlahîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir."

"Meselâ hendese bir fendir. Onun hakikatı ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakk'ın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir."

"Mesela, tıp bir fendir. Onun da nihâyeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak'ın Şâfî ismine dayanıp, eczâhâne-i kübrâsı olan rûy-i zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur."

"Mesela, hakikat-ı mevcudâttan bahseden hikmetü'l-eşyâ, Cenâb-ı Hakkın (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyâda, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet, hikmet olabilir. Yoksa, ya hurâfâta inkılâp eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misilli dalâlete yol açar." 32

Şüphesiz ki bu, Allah-u Teâlâ'nın, beşeriyetin babası olan Hz. Adem'e (A.S.) öğrettiği isimlerin kıssasıdır.

Âyet-i kerimeleri aklî metotlarla tefsir etmede en ileri seviyede olan İmam er-Râzî, acaba Said Nursî'nin seviyesine ulaşmış mıdır?

Gerçi, er-Râzî bu anlayışa kısa bir ibareyle işarette bulunmuştur. Ancak bu genişlikte ve çapta bir yorum getirmemiştir. Aynı âyetin tefsirinde şu ifadeyi kullanır: "Yani, Allah eşyânın sıfatlarını, vasıflarını ve hususiyetlerini öğretti."33

Hz. Âdem kıssası ve Said Nursî'nin yorumladığı şekliyle böyle bir yaklaşım tarzı, düşünce ve varlık felsefesinde yolunu şaşırmış akıllara hidâyet yolunu gösteren bir lamba olmaz mı?

Bu ifadeleri okuduğunuzda kalbinizde bir itmi'nân, aklınızda bir durulma ve içinizde bir rahatlama bulmadınız mı?

İnsanın diğer varlıklara karşı olan ayrıcalığı, üstünlüğü ve fazileti konusunda içinizde beliren şüphelerden kurtulmadınız mı?

"İnnallâhe ye'müruküm en tezbehû bakaraten" 34 âyet-i kerimesi.

Said Nursî'nin, kıssalarda yer alan cüz'î bir hakikat hakkında takip ettiği metodun bir diğer örneği, İsraioğullarına bir ineğin kesilmesinin emredilmesini anlatan kıssadır. Bu olayın zahirine baktığımızda bizim için ne ifade edecektir? Bu olayı örnek alıp, kendimiz için bir inek kesme gibi bir netice çıkarabilir miyiz? Yoksa bu hadiseye, çok şümullü bir anlayışla mı yaklaşmamız gerekir?

Şüphesiz ki, "ineğin kesilmesi" meselesi bizatihi ele alınacak konu değildir. Bu olayda, beşeriyet tarihi boyunca mü'minler için dikkate alınması gerekli mükemmel bir düstur vardır ve bu olay, bir çok önemli hedefin gerçekleştirilmesi için önemli bir vesile yapılabilir.

Gerçi, "ineğin kesilmesi" olayı, hakiki katilin keşfedilmesini hedeflemekteydi. Burada Allah'ın kudretine delâlet eden bir mucize vardır. Ayrıca bu olayda, Yahudilerin tabiatları tarif edilmektedir. Diğer yandan aynı olayda, ölülerin tekrar diriltilmesi üzerine bir delil de bulunmaktadır. Ancak, burada aktarmamız gereken daha derin bir mânâ daha vardır:

"Hatta, o zamanki Mısır milleti, sevre, bakara ibadet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte, o zamanda Benî İsrâil dahi o kıt'ada neş'et ediyordu; ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, 'icl' meselesinden anlaşılıyor."

"İşte, Kur'ân-ı Hakîm, Hz. Musa Aleyhisselâmın risâletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidâtlarına işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini, bir bakarın zebhiyle ifhâm ediyor." 35

Said Nursî'nin çıkardığı bu anlayış, Yahudilerin buzağıya tapmalarını ve ibadetlerini anlatan şu âyet-i kerimeleri de açıklar mahiyettedir:

"...Onlar, işittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor."36

"Musa'nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Görmediler mi ki, onlarla ne konuşuyor, ne de onlara yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zâlimler oldular." 37

İsrailoğulları buzağıyı takdis edip ona ibadet etmelerinden dolayı Allah'ın gazabına müstehak olmuşlardır.

"Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, işte onlara mutlaka Rablerinden bir gazab ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız." 38

İşte, kalbi Allah sevgisinden başka şeyleri dolduran, o sevgilerle başka şeylere ibadet eden, bütün ibadetlere hakîkî mânâda müstahak ve kendisine bir şerik olmayan bir tek Allah yerine başka rableri rab edinen bir kimse, böylesi elim ve ağır bir ceza ile cezalandırılacaktır.

İneğin kesilmesi olayının anlatıldığı bu kısa kıssada ayrıca, nazarlar başka yönlere de çekilmektedir. Hatta buradan, İsrailoğullarının tabiatının ortaya konulması, onlardaki mezkur tabiatın baş unsurlarının tanıtılması cihetleriyle küllî bir düstur da çıkarılabilir. Bunlardan bazıları, birbirleri arasındaki bağların kopması, kendilerine yüklenen mükellefiyetleri sorgulamaları, bu sorumluluklardan kurtulabilmek için türlü bahane ve mazeret uydurmaları, kendilerine gönderilen resûlün emirlerini dinlememeleri, hevây-ı nefse tabi olmaları, onun emirlerini yerine getirmeye çok düşkün olmaları şeklinde sıralanabilir.

Firavu'nun diliyle söylenen "Yâ Hâmânü'bni lî sarhan"39 ifadesi.

Said Nursî, Kur'ân'daki kıssalara temas ederken, örnek olarak verdiği her bir kıssanın içinde, cüz'î bir hadise iken ondan mutlaka küllî bir düsturun bulunduğunu söylemiş ve o kıssayı bu düstûr çerçevesinde yorumlamıştır. Hz. Musa'nın kıssasında yer alan her bir kıssanın cüz'lerini incelerken yaptığı açıklamalar esnasında yine bu metodu açıkça kendini göstermektedir.

Mesela, "Yâ Hâmânü'bni lî sarhan" âyetini tefsir ederken, "Sarhan" kelimesi hakkında şöyle der:

"İşte, 'sarhan' kelimesiyle ve şu cüz'î hadiseyle, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlık'ı tanımadığından tabiatperest olup rububiyet dava eden ve âsâr-ı ceberutlarını göstermekle ibkây-ı nâm eden, şöhretperest olup dağ-misâl meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenâsuha kail olup cenâzelerini mumya edip dağ misilli mezarlarda muhafaza eden Mısır Firavunlarının an'anesinde hükümfermâ bir düstur-u acîbi ifade eder." 40

Said Nursî'nin çizdiği bu tarzın ışığında şöyle bir neticeye ulaşabiliriz: Batının maddeci ve mülhid esasları üzerine kurulu medeniyeti, kendisine yönelen insanları "Firavun'un yoluna" çevirmektedir. Bu yolla insanlar birbiri ardına gökdelenler dikerler. Maddî değerler ön plana çıkar. Maddenin Hâlıkına değil de maddeye kutsallık verilir. Böylece insanlar azgın materyalist medeniyetin esiri olur. Kendisini sebeplerin ve tabiat kanunlarının yarattığını zanneder. Sebeplere güç yetirmekle, sebeplerin Rabbinden bağımsız olduğunu vehmederek Ona isyan eder ve Onun varlığını inkar eder.

Diğer yandan, İsrailoğullarının diğer vasıfları çeşitli âyetlerle dile getirilmiştir.

"Hatırlayın ki, sizi, Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar size azabın en kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı..." 41

"Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun..." 42

"Onlardan bir çoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün..." 43

"...Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar; Allah ise bozguncuları sevmez." 44

"Biz Kitap'ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik." 45

"...Sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin..." 46

Bütün bu cüz'iyât kabilinden özellikler, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, bir küllî düstur üzerine kuruludur ve Yahudiler hakkında daima doğru olan mütekâmil bir suret ortaya konulmaktadır. Şöyle ki:

"...Hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa'y ve ameli sermâye ile mübâreze ettirip fukarâyı zenginlerle çarpıştıran muzaaf ribâ yapıp, bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve hud'a ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi; mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor... Milel-i insaniye içinde hırs-ı hayat ve havf-ı memâtla en meşhur olan millet-i yehûdun tâ kıyamete kadar lisan-ı halleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifade eder..." 47

Kur'ân-ı Kerim âyetlerinin ifade ettiği veSaid Nursî'nin de parmak bastığı bu düstur, Resûlüllah (S.A.V.) zamanında bir hakikatti. Günümüzde de gözle görünür bir şekilde hakikattir. İçinde yaşadığımız 20. yüzyıl boyunca, Yahudiler tüm dünyadaki para, mal ve mülke hakimiyet kurmuşlar, ellerindeki maddî imkânları siyaset, iktisat ve sosyal alanların her birisinde hayatı ifsat etmek için kullanmışlardır.

Hırs ve fesat özellikleri bütün seciyelerine sinmiş, yapılarıyla ayrılmaz bir bütün oluşturmuştur. Kur'ân bu yüzden onları sözlü olarak zecretmekte, onları tedip için şiddetli darbeler vurmaktadır.

Said Nursî'nin Kur'ân kıssalarına getirdiği yorumlara devam edelim ve "Ve duribet aleyhim ez-zilletü vel-meskenetü.." 48 âyetine getirdiği yoruma kulak verelim:

"Şu unvanla, o milletin mukadderât-ı istikbâliyesini umûmî bir surette ifade eder. İşte, şu milletin seciyelerinde ve mukadderâtında münderiç olan şöyle müthiş desâtir içindir ki, Kur'ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor, dehşetli sille-i te'dib vuruyor." 49

Görüldüğü gibi Yahudiler öyle bir millettir ki, Allah onları zelil kılmış, onları küçüklük ve meskenete mahkûm etmiştir. Hiç bir gün beşeriyet toplumlarının içinde izzetli olarak yaşamayacaklardır. Hatta bu yüzden dünyadaki devletler, daha önceden onları son derece zelil duruma düşürmüşlerken, onların kendi içlerine attıkları pisliklerden ve kirlerden kurtulabilmek için, kendilerine müstakil bir devlet kurmaları için yardım edeceklerdir. Ancak bu davranışlarıyla Yahudilerin İslâm'a karşı işledikleri şerlere, hidâyet güneşinin batı toplumlarına ve batı kültürüne ulaşmasını engellemelerine yardım etmiş olacaklardır.

İmam Said Nursî, Kur'ân kıssalarını tahlil ederken işarî üslûba dayanmaktadır. Bu yolla kıssaların derinliklerine nüfûz etmektedir. Bu üslûbun sakıncalı hiç bir yönünün olmaması bir yana, ulemâ tarafından belirtilen şartları taşıması halinde, son derece makbuldür de. İşte Said Nursî'nin hakikatlere nüfûz eden basîretine, âyetlerden çok azim faydalar elde edişine güzel bir örnek daha:

"Hz. Süleyman Aleyhisselâmın bir mucizesi olarak teshîr-i havayı beyan eden, 'Ve li-Süleymâne'r-rîha ğudüvvühâ şehrun ve ravâhuhâ şehrun' 50 âyeti, 'Hazret-i Süleyman, bir günde havada tayerân ile iki aylık bir mesafeyi kat'etmiştir' der. İşte, bunda işaret ediyor ki: Beşere yol açıktır ki, havada böyle bir mesafeyi kat'etsin. Öyleyse, ey beşer! Madem sana yol açıktır; bu mertebeye yetiş ve yanaş."

"Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisaniyle manen diyor: Ey insan! Bir abdim hevâ-i nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp, kavânin-i âdetimden güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz." 51

Ne kadar azim bir anlayış, ne kadar enfes bir yaklaşımdır bu!

İnsanoğlunun aklını kullanmak ve kâinattaki kanunları keşfetmekle elde ettiği neticeler, Said Nursî'nin mezkur âyet-i kerimeden çıkardığı bu sonuçların ne derece isabetli olduğuna birer delildir.

Bir başka örneğe bakalım:

"Hz. Musa Aleyhisselâmın bir mucizesini beyan eden, 'Fekulnadrib bi-asâke'l-hacera fenfecerat minhü isnetâ aşrate aynâ' 52 âyeti işaret ediyor ki, zemin tahtında gizli olan rahmet hazinelerinden, basit aletlerle istifade edilebilir. Hatta taş gibi bir sert yerde, bir asâ ile hab-ı hayat celb edilebilir. İşte, şu âyet, bu mânâ ile beşere der ki: Rahmetin en latif feyzi olan âb-ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyleyse haydi, çalış, bul."

"Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı remziyle, mânen diyor ki: 'Ey insan! Madem Bana itimad eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayâtı onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime isnat etsen, şöyle ona benzer veyahut ona yakın bir aleti elde edebilirsin. Haydi, et!" 53

Bu mânâlar elbette, âyet-i kerimede aktarılan kıssanın içinde gizli çok ince mânâlar arasındadır. Âyetlerin zahiri arasında hiç bir çelişme olmayan böyle bir yorumu şimdiye kadar görmedim. Aynı zamanda, Hz. Musa'nın (A.S.) nübüvvetine dair bir mucizenin bu tarz yorumlanmasını da görmedim.

Bizler, Hz. Musa (A.S.) kıssası hakkında sadece bu bilgilerle yetinmememiz gerekir.Said Nursî'nin büyük bir cesaret ve şecaatla çizdiği bu metodu tatbik etmek suretiyle, mârifet pınarından fışkıran bu hayat kaynağını kurumuş oluklara tekrar akıtmalı, gâyet aktif yeni bir ruh oluşturmalı, bu kıssaları vakıaya tatbik etmeliyiz.

Şüphesiz ki nassların derinliğine dalmak, insanda gâyet etkili tesirler bırakıyor. O âdeta hayattan kopmuş kıssanın damarlarındaki kanı yeniden harekete geçiriyor ve hayata dönmesine sebep oluyor.

Bir başka örneğe geçelim. Hz. İsa'nın (A.S.) diliyle, İsrailoğullarıyla ilgili aktarılan bir kıssada şöyle buyurulmuştur:

"...Allah'ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüyü diriltirim..." 54

Said Nursî, diğer âyetlerde olduğu gibi, bu âyetten fışkıran çok büyük ve parlak mânâları yakalamıştır. Şöyle ki:

"Kur'ân, Hz. İsa Aleyhisselâmın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâa beşeri sarihan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san'at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye remzen terğîb ediyor. İşte, şu âyet işaret ediyor ki, en müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyleyse, ey insan ve ey musîbetzede benî Âdem! Meyus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hatta ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür."

"Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı işâretiyle, manen diyor ki: Ey insan! Benim için dünyayı terkeden bir abdime iki hediye verdim. Biri manevî dertlerin dermanı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte, ölmüş kalpler nûr-u hidâyetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi onun nefesiyle ve ilacıyla şifa buluyor. Sen de Benim eczâhane-i hikmetimde her derde deva bulabilirsin. Çalış, bul. Elbette ararsan bulursun." 55

Evet, Hz. İsa'nın (A.S.) bir kıssasıdır. Lakin,Said Nursî'nin de işaret ettiği gibi, günümüzde dahi bu âyet hidâyet yolunu göstermeye, insanlara ders vermeye devam etmektedir.

Hz. Davud'un (A.S.), Allah tarafından kendisine bir mucizenin verilişini anlatan kıssasının ifade edildiği, "Onun için demiri yumuşattık" 56 âyet-i kerimesinden çıkarılabilecek mânâlar ve küllî düsturlar şöyle ifade edilebilir:

"Evet, telyîn-i hadîd, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nuhâsı eritmek ve madenleri bulmak, çıkarmak, bütün maddî sanayi-i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esası ve madenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki, büyük bir resûle, büyük bir halife-i zemine, büyük bir mucize suretinde, büyük bir nimet olarak, telyîn-i hadiddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanayi-i umûmiyeye medâr olmaktır. Madem bir resûle, hem halife, yani hem manevî hem maddî bir hâkime, lisanına hikmet ve eline san'at vermiş. Lisanındaki hikmete sarihan teşvik eder. Elbette elindeki san'ata dahi terğîb işareti var." 57

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, bu kıssadan, insanların maddî ve medeniyet alanlarında terakki edebilmelerini sağlayan kaide ve nizamlar tespit edilebilir. Ki, günümüze kadar maalesef biz Müslümanlar bunlardan gafil kalırken, kâfirler bu noktalara dikkat etmişlerdir. Medeniyetten terakki etmeye ulaştıracak sebepler hiç kimsenin tekelinde değildir. Bilâkis onlara kim el uzatırsa, dünyasını ıslah eder ve o sebepleri emrine musahhar eyler. Her kim ondan gafil olur ve terk ederse, onun güzel neticelerinden mahrum kalır.

Hz. Davud'un (A.S.) kıssasında vurgulanan bu maddî sebepleri kendi teshîrimiz altına alabilme yolu, Hz. Süleyman'ın (A.S.) Belkıs'ın tahtını çok uzak mesafelerden celbetmesini anlatan kıssada da gösterilmiştir. Şöyle ki:

"Hz. Süleyman Aleyhisselâm taht-ı Belkıs'ı yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celp dedi, 'Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim' olan hadise-i harikaya delâlet eden şu âyet: 'Kâlellezî ındehû ilmün minel-kithabi ene âtîke bihî kable en yertedde ileyke tarfüke felemmâ raehü müstekırren ındehû' ilh. işaret ediyor ki, uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sureten ihzâr etmek mümkündür. Hem vâkidir ki, risâletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hz. Süleyman Aleyhisselâm, hem mâsumiyetine, hem de adâletine medâr olmak için pek geniş olan aktâr-ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali olmak ve raiyyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek, bir mucize suretinde Cenâb-ı Hak ihsan etmiştir."

"Demek, Cenâb-ı Hakka itimat edip Süleyman Aleyhisselâmın lisân-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisan-ı istidâdıyla Cenâb-ı Haktan istese ve kavânin-i âdetine ve inâyetine tevfîk-i hareket etse, ona dünya bir şehir hükmüne geçebilir..." 58

Bugünün dünyası âdeta insanın önünde toplanmıştır. Hiç bir sınır, hiç bir kayıt, hiç bir engel olmaksızın, bir insan dünyanın herhangi bir yerinde olan olaylar hakkında bilgi sahibi olmaktadır. Âdeta dünya küçük bir köy haline gelmiştir. Mesela Türkiye'de bulunan bir insan, çok rahatlıkla Japonya'da cereyan eden bir olayı görebilmektedir. Hatta, kendisi dünyadayken, ayın yüzeyini temaşa edebilmektedir. İşte bu âyet, bugün gerçekleşen, mümkün olan ve müşahede edilen şeyleri haber vermektedir. Çünkü bunlar Allah'ın kâinata koyduğu kanunlar sayesinde gerçekleşmiştir.

Ancak kâinattaki kanunları, Allah ancak ciddi mânâda çalışan, kâinatın sırlarına ve anahtarlarına ulaşma yollarında mesafe kateden insanların önüne bu perdeleri aralar.

Ey Rabbimiz, sen bütün noksanlardan münezzehsin...

Said Nursî, Kur'ân kıssalarını yorumlarken, nassı tam mânâsıyla anlamaktan uzak durmaz, ona yabancı kalmaz. Tefsir âlimleri arasında mer'î olan kaidelere dayanır. Öncelikle kıssanın yer aldığı âyetin zahirine sığınır ve onu Arap dili ve edebiyatı çerçevesinde anlamaya çalışır. Bu tarz tefsirin belki en bâriz örneklerinden birisi, Zülkarneyn kıssası hakkında geçen, "Nihâyet gün batısına vardı ve güneşin hararetli ve çamurlu çeşme suyunda gurup ettiğini gördü." 59 âyet-i kerimesine getirdiği yorumdur. Şunları söyler:

"Âyetin ifade ettiği zahir mânâsına göre, 'güneşin hararetli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurup ettiğini görmüş' diyor." Âyetteki ifade tarzına dikkat çeken Said Nursî şöyle der:

"Âyât-ı Kur'âniye, üslûb-u Arabiye üzerine ve zâhir nazara göre umumun anlayacağı bir tarzda ifade ettiği için, çok teşbih ve temsil suretinde beyan ediyor."

"Çamurlu bir çeşme suyu" tabirini ise şöyle yorumlar:

"Yani, güneşin, hararetli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr-ı Muhît-i Garbî'nin sahilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurup ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani, zâhir nazarda, Bahr-ı Muhît-i Garbî'nin sevâhilinde, yazın şiddet-i harâretiyle etrafındaki bataklık harâretlenmiş, tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası suretinde uzaktan Zülkarneyn'e görünen Bahr-ı Muhît'in bir kısmında, güneşin zahirî gurubunu görmüş. Veya, volkanlı, taş ve toprak ve maden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında, yeni açılmış ateşli gözünde, semâvâtın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş."

Said Nursî, "Çamurlu bir çeşme suyu" tabirinde, "Kur'ân-ı Hakîm'in mucizâne belâgat-ı ifadesi" olduğunu söyler ve bu cümlede bir çok meselelere dair derslerin bulunduğunu ifade eder. Bu derslerden bazılarını şöyle aktarır:

"Evvelâ, Zülkarneyn'in mağrib tarafına seyahati, şiddet-i harâret zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurub âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesâdüf ettiğini beyan etmekte, Afrika'nın tamam-ı istilâsı gibi çok ibretli meselelere işaret eder."

Said Nursî, ilk etapta kıssanın zahirine göre yorum yaparken, daha sonra kıssadaki değerli mânâları ve sırları elde edebilmek için batınına da dalış yapar ve şöyle der:

"Malûmdur ki, görünen hareket-i şems zahirîdir ve küre-i arzın mahfhi hareketine delildir, onu haber veriyor. Hakikat-ı gurup murad değildir..."

 Bu mânâya el-Beydâvî de tefsirinde işaret etmiştir. Şöyle der:

"Umulur ki o, Bahr-ı Muhît'in sahiline ulaştı ve böylece gördü. Çünkü gözü sudan başka şey görmüyordu. Bu yüzden 'güneş batıyordu' demek yerine, 'onu batıyor olarak buldum' dedi." 60

Said Nursî'nin çıkardığı ve ortaya koyduğu mânâlardan birisi de şudur:

"Bahr-ı Muhît-i Garbîye 'çamurlu bir çeşme' tabiri, Zülkarneyn'e nispeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur'ân'ın nazarı ise her şeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn'in galat-ı his nev'indeki nazarına göre bakamaz. Belki Kur'ân semâvâta bakarak geldiğinden, küre-i arzı kâh bir meydan, kâh bir saray, bazen bir beşik, bazen bir sayfa gibi gördüğünden, sisli, buharlı, koca Bahr-ı Muhît-i Atlas-ı Garbî'yi bir çeşme tabir etmesi, azamet-i ulviyetini gösteriyor." 61

Zülkarneyn, zikredilen bu âyete göre, güneşin batımında ulaşmıştır. Malumdur ki, gerek dünya, gerekse güneş devamlı hareket halindedir. Güneşin battığı yer ise gerçekten gurup ettiği mekân değildir. Çünkü güneşin bir tek doğuş ve bir tek batış yeri yoktur. Dünyanın hemen her yeri güneşin doğduğu ve battığı yer olabilir.

Güneşin doğuş ve batış yeri, herhangi bir yerde ona nazar edene göre belirlenir.

Yapılan gözlem yerine göre maşrık veya mağrib, yani doğu veya batı diye itibar edilir. Aynı zamanda senenin mevsimleri, ayları hatta günleri itibariyle de maşrık ve mağribin konumları değişir.

O halde güneşin gurup ettiği yer, hakikatte mağrib yani batı değil, sadece ona bakan kişinin nazarında batıdır.

Seyyid Kutup der ki:

"Güneşin gurup ettiği yer, güneşin ufuğun ardına gizlendiğini gören kişinin nazarında batıdır. İnsanların bulunduğu yerin değişimine göre, güneşin battığı yer de değişecektir." 62

Said Nursî, Kur'ân kıssaları çerçevesinde insanlık tarihinden bahsederken, sadece insanlar tarafından belirlenen tarihin bütünüyle doğruluğu konusundaki şüphesini belirtir ve böyle bir tarihte kusur ve noksanın olacağına hükmeder. Şöyle der:

"Tarih-i beşerî, muntazam surette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hz. İbrahim'in nazarından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafevârî, ya münkirâne, ya gâyet muhtasar gidiyor." 63

Said Nursî, sedd-i Zülkarneyn konusunda gelen meraklı sorulara da cevap vermeye çalışır.

Ye'cûc ve Me'cûc kavmi kimdir?

Said Nursî, sedd-i azîmin yerinin ve bu seddin inşa edilmesine sebep olan kavmin belirlenmesi konusundaki ihtilafı arz eder ve bu konudaki farklı görüşleri ortaya koyar. Bu ihtilaflarla zihnini fazla meşgul etmez. Onun en çok ilgilendiği husus, Kur'ân kıssasında yer aldığı şekliyle, Allahu Teâlâ'nın bu âyetlerde irade ettiği cevheri ve mânâyı kavrayabilmektir. Şöyle der:

"Amma sed ise, bazı müfessir sedd-i Çin ve bazı müfessir, 'başka yerde cebelleşmiş' ve bazı müfessir, 'sedd-i mahfîdir; inkılâp ve ahvâl-i âlem setreylemiştir' ve bazı ve bazı, demişlerdir, demişlerdir..."

Bu açıklamaların ardından, kendi tercih ettiği mânâyı ifade eder:

"Herhalde müfsidlerin def-i şerleri için bir redm-i azîm ve cesîm bir duvardır."

Aynı tarzı, Ye'cüc ve Me'cüc hakkında açıklama yaparken de kullanır:

"Amma Ye'cûc ve Me'cûc, bazı müfessir, 'veled-i Yâsef'ten iki kabile' ve bazı diğer, 'Moğol ve Mançur' ve bazı dahi, 'akvâm-ı şarkıyye-i şimâlî' ve bazı dahi, 'benî Âdemden bir cemiyeti azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir taife' ve bazı dahi, 'mahlûk-u İlâhîden yerin zahrında veya batnında âdemî veya gayr-ı âdemî bir mahluktur ki, kıyamete, böyle nev-i beşerin herc ü mercine sebep olacaktır'; bazı ve bazı ve bazı dediklerini dediler... Nokta-i kat'iyye ve cihet-i ittifâkî budur: Ye'cüc ve Me'cüc, ehl-i garet ve fesad ve ehl-i hadâret ve medeniyete, ecel-i kaza hükmünde iki tâife-i mahlûkullahtır."

Zülkarneyn hakkında ise şunları söylemiştir:

"Zülkarneyn, müeyyed min indillah bir şahıstır. Onun irşâd ve tertîbiyle, iki dağ arasında bir sed bina edilmiştir; zâlimlerin ve bedevîlerin def-i fesatları için..."

"Zülkarneyn, İskerder demem; zira isim bırakmaz. Bazı müfessir melik (lâmın kesriyle), bazı melek (lâmın fethiyle), bazı nebî, bazı velî, ilâ âhir demişlerdir. Herhalde Zülkarneyn, müeyyed min indillah ve seddin binasına mürşid bir şahıstır." 64

Burada zikredilen seddin yeri konusunda ise şöyle demiştir:

"Hatta rûy-i zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çin'i, Kur'ân lisanıyla Ye'cûc ve Me'cûc'ün ve tabir-i diğerle tarih lisanında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zîr ü zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harab eden akvâm-ı vahşiye ve garetkâr milletlerin Hint ve Çin'deki akvâm-ı mazlûmeye tecâvüzlerini durdurmak için, oHimalayasilsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvâm-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mani olduğu gibi, Kafkas Dağlarında, Derbent cihetinde yine çapulcu, garetkîr akvâm-ı Tatariyenin hücûmunu durdurmak için, Zülkarneyn-misâl eski İran padişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu neviden çok sedler var." 65

Said Nursî'nin bu noktada, İran meliklerinden bazılarının Kafkas dağlarında sedler bina ettirdikleri, Ye'cûc ve Me'cûc'ün Tatar kavimlerinden olduğuna dair mezkur ifadeleri, konu hakkında yorum yapan diğer muhakkik âlimlerin görüşleriyle mutabıktır. Bu konuya değinen bir kaynakta Zülkarneyn'in, İran Fars tarihinin ilk döneminde, İran bölgesinde hüküm süren "Kûrş" olduğu rivâyet edilir. Bu kaynağa göre, bu melik büyük zaferler elde etmiş, ülkesini adalet ve salahatle idare etmiştir. İmparatorluğunu, İzmir yakınlarındaki Sart'a kadar genişletmiş, ordusuyla buraya geldiğinde güneşin batışı esnasında sanki denize düşüyormuş gibi müşahede etmiştir. Batıdaki Yunanlılarla yaptığı savaşı zaferle neticelendiren Kûrş, doğudaki kavimleri te'dip etmek için bu cihete yönelmiş, fütuhatları ile Belh'e ve Belücistan'a kadar uzanmıştır. Batı, doğu ve güney cephelerini emniyete aldıktan sonra, ülkesinin kuzey yönünü de emniyete almak için şimal ülkelerine doğru yönelmiştir. O dönemlerde, kuzey yönünde bulunan Kafkas dağlarında vahşi Moğol kabileleri bulunmaktaydı. Kafkas dağlarının ortasında bulunanDaryalgeçidinden geçip, önüne gelen herkese saldırıyorlardı. 66

Kûrş'un bina ettirdiği sed, işte bu Daryal geçidinde idi. Bu konuda el-Kâsımî tefsirinde şöyle der:

"Tercih edilen görüşe göre bu sed, şimdi Rusya'ya bağlı olan Dağıstan bölgesinde, Derbent ve Hozar şehirleri arasında bulunmaktadır. Bu ikisi arasında eskiden beri meşhur olan bir geçit bulunmaktadır. Gerek eski milletler zamanında, gerekse günümüzde 'Sed' olarak isimlendirilmiştir. Bulunduğu yer ise 'Bâb-ı Hadîd yani Demir kapı' olarak anılır. Burası Kafkas dağlarından iki dağ asarısında bulunan tarihi bir seddir." 67

Dr. Abdülalîm Hıdr, bu seddin üzerine bina edildiği Kafkas dağlarının özelliğini şöyle açıklar:

"Kafkas dağları, gâyet büyük, çok uzun, çok yüksek, dağ silsilelerinden oluşur. Aşılması çok güçtür ve geçitleri yoktur. Ancak sadece bir geçit vardır ki, Daryal Geçiti olarak isimlendirilir ve burası tam orta yerinde bulunur... Bu silsilelerin uzunluğu 1200 km.yi bulur. Daryal Geçidi dışında hiç bir geçiş yeri yoktur." 68

Kehf sûresinde geçen çeşitli kıssalar üzerinde duran bir çok araştırmacı bir takım yanılgılara ve karışıklıklara düşmüşken,Said Nursî'nin yukarıdan beri naklettiğimiz görüşleri gâyet net ve istikametlidir. Zülkarneyn, Sed, Ye'cûc ve Me'cûc kıssaları ve bu kıssaların özellikle kıyametin yaklaşmasıyla irtibatlandırılması konularında bu özelliği açıkça görebiliriz.

Aynı irtibat, şu âyetlerde de kurulmuştur:

"Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin va'di gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin va'di haktır, dedi. O gün biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; Sûr'a da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir." 69

"Nihâyet Ye'cûc ve Me'cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman; Ve gerçek vaad yaklaşınca, birden inkâr edenlerin gözleri donakalır. 'Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zâlim kimselermişiz' derler." 70

Bir çok insan, bu âyetlerdeki olaylar arasında bir irtibat kurarlar ve sanki birbirleri arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğuna hükmederler. Ancak Said Nursî'nin nazarında durum böyle değildir:

"Kur'ân-ı Hakîm, umum nev-i beşerle konuştuğu için, zâhiren bir hadise-i cüz'iyeyi zikredip, umum o hadiseye benzer hâdisâtı ihtar ederek konuşuyor. İşte bu nokta-i nazardandır ki, Sedde ve Ye'cûc ve Me'cûc'e dair rivâyetler ve akvâl-i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor."

"Hem Kur'ân-ı Hakîm, münâsebât-ı kelâmiye cihetinde, bir hadiseden uzak bir hadiseye intikal eder. Bu münâsebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hadisenin zamanları birbirine yakındır. İşte, Seddin harabiyetinden kıyametin kopmasını Kur'ân'ın haber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, münâsebât-ı kelâmiye cihetindedir." 71

Said Nursî'nin bu görüşleri hakikattir. Ye'cûc ve Me'cûc'ün zikredildiği Kur'ân-ı Kerim'deki iki âyet üzerinde dikkatle duracak olursak, önümüzdeki müşkülü ortadan kaldırmış oluruz. Yukarıda da yer verdiğimiz birinci âyette geçen, "O gün biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bıraktık..." ifadesindeki zamir (yani 'Onlar') ya kıyamete yakın ortaya çıkacak olan Ye'cûc ve Me'cûc'e, ya da bir o yana bir bu yana çalkalanan kalabalık insan topluluklarına işaret etmektedir. 72

Aynı şekilde, "Onlar her tepeden akın ettikleri zaman" ifadesinde, Ye'cûc ve Me'cûc'ün veya bütün insanların her bir taraftan hızla belli bir yöne yönelmesi mânâsı vardır. 73

Seyyid Kutup, "Ye'cûc ve Me'cûc, (sedleri) açıldığı zaman..." ifadesini şöyle yorumlamıştır:

"Bu nassda Ye'cûc ve Me'cûc'ün ortaya çıkmasıyla ilgili muayyen bir zaman verilmemiştir. 'Gerçek va'din yakınlaşması' ifadesinde kıyamet saatinin yakınlaşması mânâsı vardır. Ki, bu durum Hz. Resûlüllah'ın (S.A.V.) zamanından itibaren geçerlidir."

"Zaman konusundaki İlahî hesap, beşerin hesabından farklıdır. Kıyametin yaklaşmasıyla vuku bulması arasında, belki milyonlarca sene veya asır geçebilir. Bu zaman dilimi insanlar için çok uzun bir süre sayılabilse de, Allah açısından son derece kısadır."

"O halde, kıyametin yaklaşması ile günümüz arasında Ye'cûc ve Me'cûc'ün önündeki sed açılmış olabilir."74

Said Nursî, kendisinin de tercih ettiği bu görüşe şöyle delil getirir:

"Hem nasıl ki, fıtrî ve İlahî sedler olan dağlar metindir, ancak kıyametin kopmasıyla harap olurlar. Öyle de, bu sed dahi dağ gibi metindir, ancak dünyanın harap olmasıyla hâk ile yeksân olabilir, inkılâbât-ı zaman tahribat yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet, Sedd-i Zülkarneyn'in külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çinî binler sene yaşadığı halde, daha meydanda duruyor. İnsanın eliyle zemin sayfasında yazılan mücessem, mütehaccir, manidar, tarih-i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor." 75

Seddin belirlenmesi, harap olması ve yıkılmasının zamanı konusunda ihtilaf olmasına rağmenSaid Nursî, dikkatleri seddin yıkılmasının ardındaki mânâ üzerine çekmeye çalışır:

"...Seddin inhidâmı, yerin sakalına bir beyaz düşmek ve oğlu olan nev-i beşer de ihtiyar olmasına bir alâmettir... Sonra seddin harabiyeti kıyâmete alâmet olur. Bahusus dekk, ondan başkadır. Peygamber, 'Eşrât-ı saattenim. Ben ve kıyamet bu iki parmak gibiyiz' dese, neden istiğrâb olunsun ki, harabiyet-i sed, zaman-ı saâdetten sonra alâmet-i kıyâmet olsun?"

"Hem de seddin inhidâmı, ömr-ü arza nisbeten, yerin yüzünde ihtiyarlıktan bir buruşukluktur. Belki, tamâm-ı nehâra nisbeten vakt-i ıstıfrar gibidir -eğerçi binler sene de fâsıl olsa...Kezâlik Ye'cûc ve Me'cûc'ün ihtilalleri, nev-i beşerin şeyhûhetinden gelme bir hummâ ve sıtması hükmündedir." 76

Sedd-i Zülkarneyn, Ye'cûc ve Me'cûc konularını bütün ayrıntılarıyla ele alan, bunların nasıl ve ne zaman olacağı hakkında fikir yürütenler, kıyametin vaktini inceden inceye hesaplamaya çalışanlar herhangi bir metottan mahrumdurlar. Faydasız bir şekilde vakit zayi etmekten başka bir şey yapmamaktadırlar.

"Kıssa hisse içindir. Sana ne lâzım, teşrihâtı nasıl olursa olsun, sana taalluk edemez. Kendi hisseni al, git." 77

Kur'ân Kıssalarının Tekrarı ve Said Nursî'nin Bu Konuya Yaklaşımı.

Bazı kıssalar Kur'ân-ı Kerim'de müteaddit defalar aktarılmıştır. Muhtelif sûrelerde, takdîm, tehir, îcâz ve itnâb gibi yollarla arz edilmiştir. Bir hadise bir yerde belli bir hedef için nakledilirken, bir diğer yerde yine başka bir hedef için ifade edilmiştir.

Mesela, Hz. Musa'nın (A.S.) kavmiyle olan bir hadisenin anlatıldığı bir kıssada, bir olayın şahit olarak anlatılması gerekir ve o olaya yer verilir. Sonra bir başka sûrede, bir başka yönüyle o olay bir şahit olarak getirilir. Böylece bir tek kıssa, birbirinden muhtelif münasebetlerle onlarca mesele için şahit olarak gösterilir. Çünkü o hadisenin bir şahit, bir öğüt veya bir ibret olarak bir çok meseleyle münasebeti vardır. Tekrarın gayelerinden birisi de, belagat özelliklerinin gerçekleştirilmesidir. Bir kıssa bazen olur ki, çok kısa ibarelerle aktarılırken, bazen de orta uzunlukta veya çok uzun ibarelerle rivâyet edilmiştir. Birbiriyle çelişmeksizin müteaddit münasebetlerle, birbirinden farklı sûrelerde ve muhtelif zamanlarda, birbirini mükemmel bir şekilde tamamlar mahiyette tekrarlanmıştır. 78

Kur'ân kıssalarındaki tekrarlarda, belagatın iktizâ ettiği çok büyük hikmetler vardır. Said Nursî, Hz. Musa'nın (A.S.) asâsı kıssasındaki hikmet ve faydaları beyan ederken, kıssalardaki tekrarın hikmetine de işaret eder:

"Hem meselâ, Asây-ı Musâ gibi çok hikmetleri ve faydaları bulunan ve kıssa-i Musâ'nın (A.S.) ve sair enbiyânın (A.S.) kıssalarının çok tekrarında, risâlet-i Ahmediye'nin (A.S.M.) hakkaniyetine bütün enbiyânın nübüvvetlerini bir hüccet gösterip, 'onların umumunu inkâr edemeyen, bu zâtın risâletini hakikat noktasında inkâr edemez' hikmetiyle; ve herkes her vakit bütün Kur'ân'ı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, her bir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için, ehemmiyetli erkân-ı imaniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil israf, belki muktezây-ı belâgattır ve hadise-i Muhammediye (A.S.M.), bütün benî Âdem'in en büyük hadisesi ve kâinatın en azametli meselesi olduğunu ders vermektir." 79

Hatime:

Bizler, Said Nursî'nin Kur'ân kıssalarını değerlendirirken ortaya koyduğu metod hakkında gerçekleştirdiğimiz bu çalışma ve araştırma neticesinde, ulaştığımız noktaları ve sonuçları şu şekilde özetleyebiliriz:

* Said Nursî'nin nazarında Kur'ân kıssaları, Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetini aşikar bir şekilde ispatlayan burhanlardır."

* Kur'ân kıssaları gayba ait haberlerdir. Kıssaları naklederken, mutlaka Kur'ân ve Sünnet gibi sağlam kaynaklarda aktarılıyor olması gerekir. Ayrıca bu kıssaları anlamada kesinlikle isrâiliyâta dayanmamak gerekir."

* Kur'ân kıssaları ibret ve öğüt içindir.

* Kur'ân kıssaları, insanlığa ilerleme ve yükselmeye yönelik çalışmalarında nihâyet varılacak hedefleri gösterir ve beşeriyet tecrübelerinin bir hülasası mahiyetindedir.

* Kur'ân kıssalarında aktarılan her bir cüz'î haber, aslında azîm bir küllî düstura temel teşkil etmektedir.

* Said Nursî'nin basîreti, Kur'ân âyetleri üzerinde yaptığı tedebbür ile, kıssaların batınına nüfûz etmiş ve onlardan çok dakik mânâlar çıkarmıştır.

* Said Nursî, Kur'ân kıssalarını ele alırken işârî metoda dayanmıştır.

* Said Nursî, kıssalar hakkındaki ihtilaflı görüşlere takılmaz, asıl kıssadan çıkarılması gerekli mânâ üzerinde durur.

* Said Nursî, bir ihtilaf durumunda, farklı görüşlerden kendisince tercih edilen görüşü alır.

* Said Nursî, tahkîk metoduna dayanmış olduğundan, kıssalar üzerinde araştırma yapan nice kişinin düştüğü karışıklığa düşmez.

* Said Nursî, kıssadan hareketle ulaşılacak hedefin "ibret alma" olduğu sürece, fazla tafsilata girilmemesi gerektiği görüşündedir. Bu yüzden, "Kıssa hisse içindir. Sana ne lâzım, teşrihâtı nasıl olursa olsun, sana taalluk edemez. Kendi hisseni al, git" der.

* Said Nursî'nin nazarında, Kur'ân kıssalarında vaki olan tekrarların bir çok gayeleri vardır. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) risâletinin ispatının yanısıra, belâgat ve i'câz cihetlerinden önemli hedefleri vardır.

Sonuç olarak diyoruz ki: Kur'ân kıssalarının araştırılması ve incelenmesi konusunda Said Nursî belirlediği bu metot, amelî bir metottur ve bu alanda tektir. Kur'ân ile insan hayatı arasında aktif bir bağ kurar. Dahası, mazi, hâl-i hazır ve müstakbel arasında hatt-ı muvâsala inşa eder. Kur'ân kıssaları üzerinde araştırma yapanların böyle bir metot karşısında gafil kalmamaları gerekir.

Velhamdü lillâhi Rabbi'l-Âlemîn...

Dipnotlar:

**1955 yılında Kudüs'de doğdu. Sünnet ilimleri hakkında doktorasını verdikten sonra Riyad Melik Suud Üniversitesinde 1988-1990 yılları arasında doçent olarak görev yaptı. Halen 1991 yılından beri Kudüs Üniversitesi Dava ve Usûlüddin Fakültesi Öğretim Üyesi ve Ümmü'l-Fahm Dava ve İslâmî İlimler Fakültesi Dekanı olarak görevini sürdürmektedir.

2 İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Kıssa md.

3 Hûd, 49

4 Yusuf, 102

5 Said Nursî, Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul-1996, s. 1226.

6 Âl-i İmrân, 44

7 İbrahim, 9

8 Kehf, 51

9 İsrâ, 36

10 Seyyid Kutup, Fî Zılâli'l-Kur'ân, C. 4. s. 2227.

11 Salâh el-Hâlidî, Maa Kasasu's-Sâbikîn, C. 1, s. 42.

12 Nisâ, 156-157

13 Bakara, 174

14 Said Nursî, s. 2002.

15 Said Nursî, s. 629.

16 Said Nursî, s. 2003.

17 Seyyid Kutup, A.g.e., C. 1, s. 260-261.

18 Said Nursî, s. 102.

19 Said Nursî, s. 2005.

20 Fazl Hasan Abbâs, el-Kasasu'l-Kur'ânî, s. 13.

21 Seyyid Kutup, A.g.e., C. 1, s. 261.

22 Hûd, 120

23 Bkz. Mebâhis fî Ulûmi'l-Kur'ân, s. 305.

24 Câmiü'l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, C. 1, s. 214 vd.

25 İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, C. 1, s. 66-67.

26 Said Nursî, s. 1270.

27 Said Nursî, s. 98.

28 Said Nursî, s. 1270.

29 Said Nursî, s. 1271.

30 Said Nursî, s. 98.

31 Said Nursî, s. 106.

32 Said Nursî, s. 106.

33 El-Fahrur-Râzî, et-Tefsîru'l-Kebîr, C. 1, s. 192.

34 Bakara, 67 (Şüphesiz ki Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.)

35 Said Nursî, s. 98.

36 Bakara, 93

37 A'râf, 148

38 A'râf, 152

39 Ğâfir, 36 (Firavun dedi ki: Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap!..)

40 Said Nursî, s. 179.

41 Bakara, 49

42 Bakara, 96

43 Mâide, 62

44 Mâide, 64

45 İsrâ, 4

46 Bakara, 60

47 Said Nursî, s. 180.

48 Bakara, 61 (Onların üzerine bir zillet ve meskenet damgası vuruldu...)

49 Said Nursî, s. 180.

50 Sebe', 12 (Rüzgarı da Süleyman'a boyun eğdirdik ki, sabahtan bir aylık, öğleden sonra da bir aylık yol giderdi.)

51 Said Nursî, s. 102.

52 Bakara, 60 (Musa'ya, 'vur asânı taşa!' buyurduk. Asâsını vurduğu yerden, on iki pınar fışkırıverdi.)

53 Said Nursî, s. 102.

54 Âl-i İmrân, 49

55 Said Nursî, s. 102.

56 Sebe', 10

57 Said Nursî, s. 103.

58 Said Nursî, s. 103.

59 Kehf, 86

60 El-Beydâvî, Tefsîr, s. 399.

61 Said Nursî, s. 638.

62 Seyyid Kutup, A.g.e., C. 4, s. 2291.

63 Said Nursî, s. 639.

64 Said Nursî, s. 2004-2005.

65 Said Nursî, s. 639.

66 Muhammed, Hayr Yusuf, Zülkarneyn, s. 218-219.

67 Muhammed Hayr Yusuf, A.g.e., s. 333. (el-Kâsımî'den naklen, C. 11, s. 4113-4114.)

68 Dr. Abdülaliîm Hıdr, Mefâhîm Coğrafya, s. 296.

69 Kehf, 98-99

70 Enbiyâ, 96-97

71 Said Nursî, s. 639.

72 El-Kâsımî, Tefsîr, s. 400.

73 El-Kâsımî, A.g.e., s. 437.

74 Seyyid Kutup, A.g.e., C. 4, s. 2294.

75 Said Nursî, s. 639.

76 Said Nursî, s. 2005.

77 Said Nursî, s. 2005.

78 Abdurrahmanel-Meydânî, Kavâidü't-Tedebbür, s. 312-315.

79 Said Nursî, s. 976.

Paylaş
Yükleniyor...