"Lâfz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem-i nübüvveti gösteren dördüncü cüz,.." burayı izah eder misiniz, nasıl gözüküyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tevafukat-ı müteşabihe, iki şeyin birbirine uygun ve denk gelmesi demektir. Özellikle tesadüfe verilme ihtimali olmayan ve arkasında İlâhî bir kasıt ve iradenin varlığı hissedilen denk gelmelere tevafuk denir.

Kâinat, Allah’ın kudret kalemiyle yazılmış muhteşem bir kitaptır. Bu kitap, baştan sona tevafuklarla doludur. Güneş ışığının gözümüze uygunluğundan, organlarımızın birbirine uygun olmalarına kadar her şeyde nice tevafuklar vardır.

Tevafuk, rast gelme manasında da kullanılır. Meselâ, evde otururken, birden içimize dışarıya çıkıp dolaşma hissi doğsa ve çıktığımızda sokakta, yıllardır görmediğiniz bir dostumuzla karşılaşsak bu bir tesadüf, bir rastlantı değil; tevafuktur, ilâhî bir ikramdır.

Risale-i Nur'un telif ve teksirinde de bu tarz bir tevafuk bulunuyor. Üstelik beş altı ayrı kişinin birbirinden ayrı zaman ve mekanda yazdığı nüshalar birbiri ile aynen uyuşması, tevafuku daha da manidar ve parlak kılıyor. Bu da Risale-i Nur'un Allah katında ne kadar makbul ve mübarek bir tefsir olduğunun bir işareti bir alameti oluyor.

Risale-i Nur'un kusursuzluğu ise şeriat ve Ehl-i sünnet çizgisine uygun olmasına bir göndermedir. Bir numune;

"Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki, On Dokuzuncu Mektubun beş parçası, birkaç gün zarfında, hergün iki üç saate mecmuu on iki saate, hiç bir kitaba müracaat edilmeden yazılması, hattâ en mühim bir parça ve o parçada lâfz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem-i nübüvveti gösteren dördüncü cüz, üç dört saatte, dağda, yağmur altında, ezber yazılmış."(1)

Burada "On Dokuzuncu Mektub'un cüzleri" denince, birkaç gün içerisinde te'lif edilen kısımları için söylenmiş bir ifade olabilir. Bu Dördüncü Cüz de On Sekizinci ve On Dokuzuncu İşarettir. Üstadımızın yukarıda bahsettiği sahifelerden birisi ise;

"Ve ehl-i tarih ve hâdisât-ı âlem uleması tabakasına karşı, Kur’ân’daki ihbârât ve hâdisât-ı ümem-i sâlife ve ahval ve vâkıât-ı istikbaliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i’câzını gösterir. Ve içtimaiyat-ı beşeriye uleması ve ehl-i siyaset tabakasına karşı, Kur’ân’ın desâtir-i kudsiyesindeki i’câzını gösterir. Evet, o Kur’ân’dan çıkan şeriat-i kübrâ, o sırr-ı i’câzı gösterir."

"Hem maarif-i İlâhiye ve hakaik-i kevniyede tevaggul eden tabakaya karşı, Kur’ân’daki hakaik-i kudsiye-i İlâhiyedeki i’câzı gösterir veya i’câzın vücudunu ihsas eder. Ve ehl-i tarîkat ve velâyete karşı, Kur’ân bir deniz gibi daima temevvücde olan âyâtının esrarındaki i’câzını gösterir. Ve hâkezâ, kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i’câzını gösterir. Hattâ, yalnız kulağı bulunan ve bir derece mânâ fehmeden avam tabakasına karşı, Kur’ân’ın okunmasıyla, başka kitaplara benzemediğini, kulak sahibi tasdik eder. Ve o âmi der ki: 'Ya bu Kur’ân bütün dinlediğimiz kitapların aşağısındadır bu ise, hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece muhaldir. Öyle ise, bütün işitilen kitapların fevkindedir. Öyle ise mu’cizedir.'...”(2)

Bu konu ile ilgili nüshadan bir fotoğraf:

Resmin sol tarafındaki sahifede geçen "Kur'an" kelimelerinin arasına farazi bir hat çizildiğinde Arapça "Muhammed" kelimesini net bir şekilde ortaya çıkarıyor. İşte Üstadımızın bahsettiği hatem-i Nübüvvet budur. Yani Efendimiz (a.s.m)'ın en mühim mu'cizesi Kur'andır. Kur'andan bahseden bu On Sekizinci işaret de böylece Efendimiz (a.s.m)'in hak Peygamber olduğunu hem ilmi olarak ispat eder, hem de sadece gözünün gördüğüne itibar eden avamlara da gösterir.

Bu bahsedilen yerle doğrudan değil, sadece meseleyi te'yit sadedinde Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Altıncı Risalesinde bu konuda Üstadımız'ın Kur'an'ın bir kerametine dair bahsettiği şöyle bir konuyu da eklemek isteriz:

"Kudsî Bir Tarihçe"

"Kur’ân-ı Hakîmin mühim bir sırr-ı i’câzîsinin zuhur ettiği senenin tarihi, yine lâfz-ı Kur’ân’dadır. Şöyle ki:"

"Kur’ân kelimesi, ebced hesabıyla 351 (üç yüz elli bir)’dir. İçinde iki elif var. Mahfî elif, “elfün” okunsa, “bin” mânâsındaki elfün’dür. Demek 1351 (bin üç yüz elli bir) senesine “sene-i Kur’âniye” tabir edilebilir.HAŞİYE (İlm-i sarf kaidesince, feilün, “fe’lün” okunur-ketifün, “ketfün” okunması gibi. Buna binaen, elifün, “elfün” okunur. O halde 1351 olur) Çünkü, lâfz-ı Kur’ân’daki tevafukatın sırr-ı acibi, Kur’ân’ın tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında o sene göründü. Ve Kur’ân’daki Lâfz-ı Celâlin i’câzkârâne sırr-ı tevafuku aynı senede tezahür etti. Ve bir nakş-ı i’câzîyi gösterecek bir Kur’ân’ın yeni bir tarzda yazılması, aynı senede oluyor."

"Ve hatt-ı Kur’ân’ın tebdiline karşı, Kur’ân şakirtlerinin bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur’ânîyi muhafazaya çalışması aynı senededir. Ve Kur’ân’ın mühim ezvâk-ı i’câziyesi aynı senede tezahür ediyor. Hem aynı senede Kur’ân ile çok münasebettar hâdisât olmuş ve olacak gibi..."(3)

Üstadımızın bahsettiği bu konu ile ilgili fotoğrafı da ekliyoruz.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektub, Yedinci Risale.
(2) bk. age. On Dokuzuncu Mektup, On Sekizinci İşaret.
(3) bk. age. Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...