"Lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor." Buradaki "hususi ve mukayyet ademler"den maksat nedir, cümleyi izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Adem" varlığın zıddıdır; yokluk, olmama, bulunmama demektir.

Yokluk ve hiçlik şerr-i mahzdır; yani tam bir çirkinlik ve karanlıktır. Bütün hayır, güzellikler ve mükemmellikler, varlık üstüne bina olmuşlardır.

Ezelî, ebedî ve vacibü'l-vücud olan Allah, mutlak yokluğa müsaade etmez. Nasıl ışık ile karanlığın aynı anda, aynı mekânda bulunması imkânsız bir şey ise, mutlak yokluk ile mutlak varlık da beraber bulunamazlar. Allah ezelî ve ebedî olarak var olduğuna göre, mutlak mânada yokluk olmaz ve olamaz.

Kâinattaki faaliyet ve hareket, yeni bir tabloyu getirirken eskisini götürüyor. Giden tablolar fena ve zevale gitmiyorlar, varlıklarını Allah’ın ilminde farklı şekillerde devam ettiriyorlar. Bu bakımdan, mutlak mânada yokluk diye bir şey yoktur. Her şey bir şekilde bekaya mazhar oluyorlar.

Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:

"Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır. Hattâ, bu mevcudat-ı ilmiyeye, bazı ehl-i tahkik 'a'yân-ı sâbite' tabir etmişler. Öyleyse, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mânevîye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fâni olanlar, vücud-u haricîyi bırakıp, mahiyetleri bir vücud-u mânevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer."(1)

"Mukayyed adem"; Allah’ın ezelî ilminde var olduğu halde, henüz haricî bir varlık kazanamamış demektir. Bu yokluk izafîdir. Allah’ın ilminde ilmî bir vücud ile bulunduğu halde, haricî ve maddî âlemde olmayan bir şeye "mutlak yok" denilemez.

Mesela, bir öğrenci a sınıfında iken b, c, d sınıflarında yoktur. Bu öğrencinin diğer sınıflarda olmaması mutlak olmamak mânasına gelmiyor. İzafî, nisbî ve mukayyed yokluk bu mânadadır.

Üstad Hazretleri varlığı, vacib ve mümkün olmak üzere iki sınıfa ayırıyor.

Vacib varlık Allah’a mahsustur. Allah, Vacibü’l Vücuttur, varlığı zatındandır, ezelî ve ebedîdir, olması vacip, olmaması muhaldir. O’nun varlığı kendinden olup hiçbir varlığa muhtaç değildir. İşte bu varlık mertebesi mutlak yokluğu ebediyen imkânsız kılıyor.

Mümkin varlık ise, varlığının başı ve sonu olan, olup olmaması müsavi demektir. Bütün mahlûkat gibi bizim vücudumuz da “mümkin-ül vücuttur” yani, olup olmaması müsavidir. Bir zamanlar yoktuk, Allah’ın lütfuyla var olduk, yarın ise bu dünyadan ahiret âlemine göçeceğiz. Daire-i ilimden daire-i kudrete geldik. Daire-i kudretten yine Cenab-ı Hakk’ın daire-i ilmine geçeceğiz. Biz ezelî değiliz, ama Allah’ın Bâki ismine mazhariyetle ebedîyiz. Bizim vücudumuz Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının, cemal ve kemalinin bir aynasıdır. Bir nehrin yüzündeki kabarcıkların mütemadiyen değişmesi gibi, biz de her an değişmekteyiz. Bir zamanlar dedelerimiz ve babalarımız Allah u Teâlâ Hazretlerinin isimlerinin aynası idiler, şimdi ise onların bedeline o ayinedarlık vazifesini bizler yapıyoruz. Bu hal kıyamete kadar böyle devam edecektir.

Bütün mahlûkat âlemi Allah’ın varlığına birer delil ve şahittirler. Onları yoklukta bırakmayıp varlık âlemine çıkaran, ancak varlığı vacib olan Allah’tır. Yani, mümkünlerin var olmaları, ancak Vacibin irade etmesi ve yaratmasıyladır.

(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...