"Lezzet dahi, bir kemale müteveccihtir; belki bir nevi kemaldir." denilerek, kanun koyucu ve kemal sahibi olan Allah'ın, sanki kendisi de bu kanuna tâbi olarak "lezzet-i mukaddese aldığı" ifade ediliyor, böyle bir tefekkür uygun mudur?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Nasılki mahlukatta faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki; herbir faaliyette bir lezzet nev'i vardır; belki herbir faaliyet, bir çeşit lezzettir."

"Ve lezzet dahi, bir kemale müteveccihtir; belki bir nevi kemaldir. Madem faaliyet bir kemal, bir lezzet, bir cemale işaret eder."

"Ve madem Kemal-i Mutlak ve Kâmil-i Zülcelal olan Vâcib-ül Vücud, zât ve sıfât ve ef'alinde, bütün enva'-ı kemalâta câmi'dir; elbette o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğna-i zâtîsine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemal-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtîsine münasib bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır."(1)

İnsanın çok güzel bir eser yaptıktan sonra ona bakıp ondan büyük bir keyif ve lezzet alması, o sanatın insanı esir almasını ya da ona mahkûm olmasını göstermez. Bu keyif ve lezzet insanın kendi mahiyetinde bulunan büyük bir sıfattan çıkmaktadır. İnsan bu mânası ile haricî bir tesir altında kalmaktan, eserin kanunlarına tâbi olmaktan münezzehtir.

Hatta insan bu eseri tekrar bozup orada ihdas ettiği kanunları lağvedebilir. Eserin dağılmaya ve bozulmaya müsait olması, insanın mahiyetinde ki o yüksek sıfata ya da haslete zarar vermez.

“...Zât-ı Vâcib- ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğna-i zâtîsine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemal-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtîsine münasib bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır."

Bu cümlede de ifade edildiği gibi, Allah’ın Zât-ı Akdesinde de sonsuz şuûnat vardır. Bu şuûnat kâinata ve kâinat içinde sonradan ihdas edilen kanunlara tâbi ya da mahkûm değildir. Yani açık bir ifade ile Allah’ın kâinattan ve kâinat içindeki faaliyetlerden büyük ve münezzeh bir şekilde keyif, lezzet ve memnuniyet duyması, Allah’ın Zât-ı Akdesindeki şuûnatıdır. Ve bu şuûnat asla ve kat’a kâinata ve kâinat içindeki kanunlara muhtaç, tâbi ve mahkûm değildir.

Allah için, "lezzet alma" tabirini kullanmak uygun düşmez. Zira Allah’ın lezzet alması ile insanın lezzet ve keyif alması arasında kıyasa gelmeyecek kadar azim farklar vardır. Biz kendimize ait lezzet ve keyif alma halini Allah’a izafe edersek, O’nu mahlûkata benzetmiş ve onunla kıyas etmiş oluruz ki, bu da bir çeşit şirk olur.

Cenab-ı Hakk’ın, birbirinden ayrı bütün isimlerinin farklı tecellilerini birlikte yaratmaktan duyduğu lezzet-i mukaddesesi her türlü tahminin ötesindedir. Yani, Allah, bir şeyi yaratmaktan aldığı lezzet-i mukaddese yanında, rızık vermekten, hayat ihsan etmekten, ikram etmekten, sûret vermekten, zalimleri cezalandırmaktan kısacası bütün fiillerini birlikte icra etmekten de mukaddes bir lezzet almakta ve bütün bunlar sırayla değil beraber tahakkuk etmektedir. Bir anda ancak bir çeşit zevk tadabilen insanoğlu bu hadsiz ve birbirinden farklı lezzet-i mukaddesenin birlikte tahakkukunu aklına sığıştıramaz ve ancak “O İlâhî lezzetlerin insan anlayışından münezzeh olduğunu kabul etmekle” aklı ikna ve kalbi mutmain olur.

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup, Birinci Makam.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Süleymanbey
Madem o kudsi lezzet ve muhabbet O'nun Zat'ındandır, o halde yarattığına bağlı olmasa da, yarattıkları ile hele de insanla Rabb'i arasındaki en sıradan bağ insanın diğer muhabbet bağlarının en kuvvetli olanından nihayetsiz derece ulvidir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...