"Maahaza bazı burhanlar suya benziyor; bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya gibidir. Binaenaleyh, bu gibi burhanları gayet lâtif ve dikkatli ince bir fikirle arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Maahaza, burhanların heyet-i mecmuasına terettüb eden matlubun kuvvet ve vuzuhunu her fertten istemek ve her fertte aramak, aklın hastalığına, zihnin cüz'iyetine işaret olup, matlubu red ve inkâr için bir zemin teşkil ediyor. Binaenaleyh, bir burhana bakıldığı zaman zâfiyetten dolayı vehimler baş gösterirse, öteki burhanlardan süzülen kuvvetle ortada zâfiyet kalmaz; vehimler de dağılır."

"Maahaza bazı burhanlar suya benziyor; bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya gibidir. Binaenaleyh, bu gibi burhanları gayet lâtif ve dikkatli ince bir fikirle arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın."(1)

Bu ders, Onuncu Nota’nın çekirdeği hükmündedir. O Nota’da marifetullahın delillerinin üç kısım olduğu beyan edilir; su gibi, hava gibi, nur gibi. Bu üç delilin müşterek ciheti el ile tutulmamalarıdır. Burada elden maksad aklın anlaması ve tam olarak idrak etmesidir.

Tevhide getirilen delillerin letafet ve kesafet noktasından çok kısımları vardır.

El, suyu tutamasa bile kendinde bir miktar ıslaklık kalabilir. Havada sağa sola hareket ettirilen bir el de hava ile bir derece temas kurar. Ama elin nur ile temas kurması çok daha perdelidir. Bazı deliller akla doğrudan hitap ederken, bazılarında bu hitap bir derece perdeli olur, bazılarında ise ancak kalb-akıl imtizacı ile bir şeyler hissedilebilir. Burada esas husus, varlıkların elli beş ayrı lisanla Allah’ın varlığını ve birliğini ilan etmeleri olduğundan, bu üç farklı delilin misallerini de yine bu elli beş lisan içinde aramak yerinde olur. Bununla birlikte bu sınıflandırma, Nurları okumada bize ayrı bir ufuk açmakta ve yol göstermektedir.

Üstad Hazretleri bazı risalelerinin akıldan ziyade kalbe nazır olduğunu beyan etmiş, ama tümü hakkında böyle bir tasnif yapmamıştır. “Akıldan ziyade” ifadesi, bu risalelerde kalbin daha hâkim olmasıyla birlikte, aklın da mühim bir hissesi olduğunu ders vermektedir. Üstad Hazretleri muhabbet bahsinde bile akla harika kapılar açmış, insandaki sonsuz muhabbet kabiliyetinin ancak sonsuz bir kemal ve cemâl sahibine has olabileceğini ispat etmekle bu kalbî konuda akla da büyük bir pencere açmıştır.

Tevhide üç delil olarak suyu, havayı ve nuru verebiliriz. Hayatın bir cihetle menşei olan, bütün canlıların bedenlerinin kahir ekseriyetini teşkil eden, dünyanın da üçte ikisini kaplayan su, Allah’ın varlığına en büyük bir delildir. Dün Güneş’ten koparken sadece hidrojen taşıyan bir kütlenin, İlâhî terbiyeden geçerek, mahiyetçe kendisine tamamen zıt olan oksijenle bir araya gelmesi harika bir icraattır. Başlangıçtan neticeye bir anda geçersek, dünün ateşinin bugün okyanuslara, karalara, ormanlara dönüştüğünü hayretle görürüz.

Su, delillerin en kesifini temsil ettiği için daha ziyade aklî ve mantıkîdir. İlm-i Kelam ve mantıkta istimal edilen delillerin büyük bir kısmı da bu nevidendir. Aklı me’haz ve esas alan felsefe, çoğu zaman kalbî ve ruhî delilleri idrak edemedikleri için inkâr etmektedirler.

İkinci delil, havadır. Güneş’ten koptuktan sonra belli bir mesafede bu ayrılığa son veren, yerinde durmayıp Güneş etrafında dönmeye başlayan bu ateş kütlesinin hava ile kuşatılması da ayrı bir kudret ve hikmet mu’cizesidir. Henüz ortada ne bitki, ne hayvan, ne de insan varken, dünyanın istikbaldeki bu misafirlere göre hazırlanmasının bu ikinci adımı da Allah’ın varlığının ve birliğinin ayrı bir delilidir.

Nur unsuru da evvela, hayata lazım olan ışığı hatıra getirir. Güneş ışığının hayata lazım olduğu kadarının Dünya’ya ulaşması, büyük kısmının atmosferden geçmemesi de ayrı bir marifetullah delilidir.

İşte marifetullahın delillerinden bir kısmı su gibidir, yani görünür ve hissedilirler. Bir kısmı hava gibidir, daha ince ve daha gizlidir. Bir kısmı ise havadan daha latif ve daha perdelidir.

Hava, suya nisbetle daha latiftir, bu da kalbin hissettiği delilleri ihtiva etmektedir. Haliyle kalbin hissettiği latif delilleri bazen akıl hissedemez ve anlayamaz. Risale-i Nur'un bazı yerlerinde Üstad Hazretleri buna dikkat çeker. Bu bahis akıldan ziyade kalbe bakar demesi gibi.

Deliller içinde en latif ve en nuranî olanları ziya ile ifade ediliyor ki, bu tarz deliller insandaki ruha tekabül ediyor. Malum ruh insan mahiyetinin en nuranî, en dakik ve en latif cevheridir.

Bu üç kısmı, bir başka konuda verilen misallerle bir derece açıklayabiliriz. Üstad Hazretleri İkinci Şua’nın Birinci Makamında; “Tevhid ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbanî tezahür eder” buyurur. Buradaki tevhid kelimesi, “birleştirmek, birlikte nazara almak” mânasınadır. Yani, bir varlığı veya bir hâdiseyi tek olarak düşünmek yerine aynı mahiyetteki bütün varlıkları ve hâdiseleri birlikte düşündüğümüzde; “cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbanî” daha açık ve daha şa’şaalı olarak görünür. Buna üç ayrı misal verilmiştir; “rızık, şifa ve hidayet.”

Biz bu üç misali konumuza da tatbik edebiliriz. Rızık, Cenab-ı Hakk’ın varlığına su gibi açıkça görülen bir delildir. Cansız elementler ve şuursuz sebepler eliyle canlılara takdim edilen Rabbanî sofralar, Rahmân ve Rezzak olan bir Zât’ın varlığını açıkça göstermektedir. Sekiz milyon olduğu söylenen canlı türlerinin bütün fertleri birlikte nazara alındığında bu hakikat çok daha şa’şaalı olarak kendini bütün akıllara kabul ettirir.

İkinci misal olarak şifa üzerinde duruluyor. Bütün hastalıklara yeryüzü eczanesinde lazım olan devaların yaratılmış olması Şâfi olan Allah’ın varlığına ayrı bir delildir. Ama bu delil, su deliline göre biraz daha perdelidir.

Üçüncü delil ise hidayettir. Mideleri rızıklarla doyuran, hastalıklara devalar veren Allah, kalpleri de iman ve hidayetle tatmin etmekte, yaralı ruhları iman ve İslâmiyetle tedavi etmektedir. Hiçbir fiil failsiz olamayacağına göre, insanlara doğru yolu gösterme fiili de Hâdi olan Allah’ın varlığına ayrı bir delildir. Ancak, bu delil diğer iki delile göre çok daha perdelidir.

Bir misal de ahirete iman konusunda verelim:

Kışın ölmüş yer küresinin baharda dirilmesi, öldükten sonra dirilmeye su gibi “gözle görünür” açık bir delildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de şöyle buyrulur:

“Gökten de bereketli bir su indirip onunla kullar için rızık olarak bahçeler ve biçilecek taneler (ekinler), birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik ve böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (dirilip kabirlerden) çıkış da böyledir.” (Kaf Sûresi, 9-11)

Yine Nurlar’da geceden sonra sabahın gelmesi de haşre misal olarak verilir. Uyku ve gece hâdiselerinin ardından, uyanmayı ve gündüzü getiren Allah, insanları da ölümlerinden sonra diriltip haşir meydanında toplayacaktır. Havanın su kadar bedihî görünmemesi gibi bu delil de birinci kadar açık ve seçik görülmez.

Üçüncü delil, insan ruhuna konulan ebedî yaşama arzusunun ahiretin varlığına işaret etmesidir. Anne rahminde insana göz takılması, dünya hayatında güneşle karşılaşacağına bir delil olduğu gibi, insan ruhuna ebediyet arzusunun konulması da ahiretin varlığını gösterir. Mektûbat’ta geçen “Eğer vermek istemeseydi istemek vermezdi” cümlesi bu hakikatin veciz bir ifadesidir.

Bu delil diğer ikisine göre çok daha perdelidir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Katre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...