Block title
Block content

"Maahaza mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam herhalde masdar ile mazhar, menba ile mâkes, zâtî ile tecelli aralarını fark edemiyor..." Devamıyla izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Maahaza mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam herhalde masdar ile mazhar, menba ile mâkes, zâtî ile tecelli aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer.”(1)

Masdar bir şeyin çıktığı, sudur ettiği mekân; mazhar ise onun zahir, olduğu, göründüğü mekândır. Aynı şekilde, menba bir şeyin nebean ettiği, çıktığı mekân, makes ise onun aksettiği, göründüğü mekândır. Nurlarda çokça geçen güneş ve ayna misâlini bu meseleye şöyle  tatbik edebiliriz:

Güneş ışığın çıktığı mekân, ayna ise onun göründüğü mekândır. Aynada ışık vardır, ama bu ışık zâti değildir, tecellidir. Yâni, aynanın zâtında ışık yoktur, o ancak güneşin ışığının tecelli ettiği bir mekândır.

Bir çeşmeden akan su da buna örnek olabilir. Suyun menbaı, kaynağı başka yerdedir, ama onun çıktığı, göründüğü mekân o çeşmedir. Aklı başında olan herkes bilir ki, o suyu, o çeşme yapmış değildir.

Bütün sebepler âlemi bu manada değerlendirilebilir. Meyveyi yapan ağaç değildir, ama o ağaç Rezzak isminin tecelli ettiği bir mekân olmuştur. Aynadan akseden ışık, çeşmeden akan su ne ise tarladan çıkan mahsul, ağaçtan çıkan meyve de odur.

Aynı şekilde, İlâhî hakikatlerin insanlara ulaştırılmasında ve onlarda Hadi isminin tecelli etmesinde de peygamberler ve onların varisi olan büyük alimler bir görev üstlenmişlerdir. Ancak, bu hakikatler de ağaçtan çıkan meyveler ve çeşmeden akan su gibi o zâtların kendi malları, kendi ilimlerinin mahsulü değildir. Bütün hayırlar Allah’ın elindedir. Bunu böyle bilen bir insanı nefis aldatamaz, şeytan yanıltamaz.

Allah Resulünün (asm.) herhangi bir işine akıl erdiremeyen bir insan bilecektir ki, O Zât Allah’ın elçisidir, Onun namına hareket etmektedir. Başta iman hakikatleri olmak üzere bütün hakikatler ve feyizler onun eliyle bize ulaştırılmaktadır. İsmet sıfatına sahip olduğu için günah işlemekten uzak kılınmış bu Hak elçisinin, bu hidayet öncüsünün, hikmetini bilemediğimiz bazı beşerî hallerine yahut muamelelerine takılıp, onun elindeki hakikatlere müşteri olmamak ancak şeytanın bir oyunu  ve nefsin bir hilesidir.

Bu ders, iki yanlış inanca da kuvvetli bir cevap teşkil ediyor. Birisi, müşriklerin “Melek cinsinden bir peygamber gelmeliydi.” şeklindeki itirazları. Diğeri de Hristiyanların Hz. İsa (as.)’yı ilahlaştırmaları.

Bu "İ’lem"den alığımız ders, peygamberin insanlara örnek olabilmesi için onların cinsinde olması gerektiği, öyle olunca da onun da bir beşer olarak , yeme, içme, evlenme gibi ihtiyaçlarının bulunacağı, onun da ticaret yapabileceği, harp edebileceği…

Burada, beşerî bir muamelenin, günah olmayan ancak bizim hissimize ters düşen bir işin yahut davranışın peygamberden zuhur etmesi halinde nasıl düşünmemiz gerektiği konusunda kuvvetli bir ölçü veriliyor.

Öte yandan, İslâm’ın bütün ulvi hakikatlerini hep Allah’tan bilmek bunların Allah Resulünün (asm.) “zâtî malı olmadıklarını, hariçten verilen tecelliler oluğunu” itikat etmek gerekir; tâ ki, Hıristiyan’ların ve bir kısım Hz. Ali (ra.) taraftarlarının düştükleri hataya biz de düşmeyelim.

"Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.) tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zât yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zâtî malı değildir."

Masdar ve memba, kaynak ve fail anlamına geliyor. Mesela; ortada bir güzellik, bir kemal varsa, o güzellik ve o kemal; o kimseden çıkıyor ve o kimseye ait demektir. Masdar ve memba bu anlama gelir.

Peygamber Efendimizin (asm) üzerinde çok güzellikler ve çok kemaller tezahür etmiş. Şayet Peygamber Efendimizi (asm) masdar ve memba telakki edersek, üzerinde tezahür eden bütün güzellik ve kemaller onun şahsi malı olur. Mesela; bir mucize göstermiş ise, o mucizenin kaynak ve faili Peygamber Efendimiz (asm) telakki edilmiş olunur ki, bu bir şirktir.

Mazhar ve makes, başkasının manasını üstünde izhar edip göstermek anlamına geliyor. Mesela; insanda bir güzellik, bir kemal vardır. O güzellik ve kemal Allah’a ait olup, insan o güzelliğe sadece bir mahal ve bir aynadır. O güzellik ve kemal; insana, Allah tarafından verilmiştir.

İnsanın mahiyet ve fıtratı, Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tecelli sahası ve bir yansıma aynasıdır. Allah, insana isim ve sıfatlarını tanıtıp sevdirmek için, insanın mahiyet ve fıtratında tecelli ediyor. İnsanın vazifesi ise bu tecellileri iman ve marifet gözlüğü ile görüp okumaktır. Bu okumak ve görmekle insan manen çok yüksek makam ve derecelere ulaşabilecek bir mahiyettedir.

Mesela; parlak bir ayinede güneşin yansıması görünse, güneşin bazı özellikleri aynaya aksetse, biz nazarımızı güneşten çevirip, o ayinede tecelli eden güneşe ait özellikleri aynaya versek, o zaman o aynayı mazhar ve makeslikten çıkarıp, menba ve masdarlığa intikal ile haktan sapmış oluruz.

Zira aynadaki yansıma ve güneşe ait meziyetler, aynanın kendi malı değil, güneşin malıdır. Ayna sadece aks ve izhara mahal şeffaf bir vasıtadan başka bir şey değildir. Kainat, dünya, insan da aynı şekilde, Allah’ın isimlerinin manasına mazhar ve makes birer ayine-i esma-ı ilahiden başka bir şey değildirler. Hepsi Cenab-ı Hakk'ın nihayetsiz cemal, kemal ve ihsanına mazhar ve makes, cami ve parlak birer ayinedirler.

Peygamber Efendimiz (asm) de aynı şekilde masdar ve memba değil, mazhar ve makestir. Masdar ve memba demek şirkle eşdeğerdir.

"Hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur."

Zerre kainatın en küçük maddesi ve yapı taşına denir. Bugün buna atom ya da atom altı parçacıklar, diyorlar. Herhangi bir atomun bir adım atması ya da bir hareketi bütün kainatın intizam ve ahengi ile ilgilidir. Yani atom hareket ederken, bütün kainatın sistemini bilir bir ilme, görür bir göze sahip olması gerekiyor. Zira atacağı adım ya da hareket bir plan ve program içinde bütün kainat ile ilintilidir.

Mesela; insan bünyesinde çalışan bir hücre, çalıştığı azanın genel sisteminden bağımsız hareket edemez; o azanın çalışma sisteminde uyumlu hareket etmesi gerekir. Aynı şekilde aza da vücudun genelinden bağımsız hareket edemez, vücudun genel sistemine uyumlu hareket etmesi gerekir. İnsan vücudu da zincirleme bir şekilde kainatın genel sisteminden bağımsız değildir vs. 

Öyle ise atom ile kainat doğrudan ve dolaylı birbirleri ile bağıntı içindedirler. Şimdi atomun bu mükemmel komple hareket tarzını izah etmek için, atomun ya bütün kainatı bilen bir ilmi ve gören bir gözü ve hükmeden bir kudreti var diyeceksin, ya da her şeyin sahibi ve maliki olan Allah’ın bir askeri bir memuru diyeceksin.

İşte zerre, mana-yı ismi ciheti ile yani Allah’tan bağımsız kendi başına hareket eder demek, bir adım bile atması imkansız iken, -zira adım kainat ile alakalı ve uyumlu olmak zorunda- mana-yı harfi ciheti ile yani Allah’ın memuru ve askeri ciheti ile bütün kainat ile irtibat ve uyum kurabiliyor demektir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Hubab.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...