"Madem Cenab-ı Hak, ben dua ettiğimde benim duama değil, diğer hikmetlere göre duamı kabul ya da reddediyor. O zaman benim dua etmemin hiçbir ehemmiyeti yoktur." diyen birisine, Risaleler bakışıyla ne cevap verebiliriz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İstemek, ihtiyaç sahibi olmak, musibet ve sıkıntılara maruz kalmak, insanı duaya ve ibadete teşvik ve ihzar eden sebeplerdir. İnsanın muhtelif ihtiyaçları ve talepleri Allah’ın bir ismine götüren yollar ve vasıtalardır. Aç kalan insan Rezzak olan Allah’tan rızık ister, hasta kişi Şâfi olan Allah’tan şifa taleb eder.

İnsanın sonsuz âciz olması ve her şeye muhtaç olarak yaratılmasındaki asıl maksad Allah’ı tanımasıdır. Yoksa maddî ve manevî fayda ve menfaat temin etmek için değildir. İbadetin ruhu ve esası budur. Asrımızın insanları maddeci felsefe ile boyandığı için, ibadetin asıl mânasını ve hakiki hikmetini anlayamıyorlar. Dua ve ibadetleri sadece maddî ve manevî ihtiyaçları temin etmek ya da sıradan bir alışveriş hesabı olarak görüyorlar.

İnsanların ekserisi dünyaya meftun olduğu için, dua ve niyazlarında da ekseriyetle dünyevî saadet isterler. Hâlbuki dua ve ibadetin sebebi emr-i İlahi, neticesi, Allah’ın rızası olmalıdır. Sıkıntılar, bela ve musibetler duanın vaktidir. Meseleye böyle bakmak gerekiyor. Bu bakış açısı ise ancak tahkikî iman ile mümkün oluyor.

Mesela, yağmursuzluk yağmur duasının bir vaktidir. Yağmur duası yağmur yağsın diye yapılmaz. Allah bizim talep ve isteklerimizle kâinatı tedbir ve tasarruf etmiyor. Allah yağmuru nasıl olsa verir, biz işin bu tarafında değil, o yağmursuzluk vaktinin yağmur duası ile geçirilmesi gerektiği üstünde durmamız icab ediyor. İşte ihlas ve ibadetin esas noktası burasıdır. Kâinatın mühendisi bizim istek ve taleplerimiz değil, Allah’ın hikmet ve iradesidir. Bizim istek ve taleplerimiz sadece Allah’a vasıl olmamızda bir sebeptir.

Duanın asıl mânâsı insanın acziyetini ifade etmesidir. İstenilen arzuya kavuşmak asıl maksad değildir. Dua neticeyi elde etmek için değil, ibadet için yapılır. İhtiyaç sahibi olmak, bela ve musibetlere maruz kalmak, âciz ve zayıf olmak gibi haller, insanı tazarru ve niyaza, dua ve ibadete, Rabbine ilticaya ve O’ndan istimdad etmeye götürür.

İnsanın nihâyetsiz âciz ve fakir olarak yaratılması, onun Allah’a sığınmasına ve O’ndan yardım dilemesine vesiledir. Zaten ibadetin ruhu ve duanın sırrı da budur.

"Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51/56)

ayetine tam mazhar olur. Kavlî duanın esası ve temeli budur.

Duadaki asıl mâna, ibadet ve acziyetimizi izhar etmek olunca, netice ve cevap kısmı fazla bir önem arz etmez. Bu yüzden insan nasıl olsa Allah duamı farklı mülahazalar çerçevesinde kabul ediyor, benim dua etmem abestir, diyemez.

Dua, neticeyi elde etmek için değil, ibadet etmek içindir. Hem bizim için başka hikmetler gaybîdir. Biz gaybî bir şeye göre hareket edemeyiz. Bu yüzden umumî mânada böyle bir düşünce ile duayı havanda su dövmek şeklinde anlamak, şeytanın bir oyunudur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...