Block title
Block content

Madem ki ene nefsin bir cüz'üdür ve ene berzahtır, mahluk değildir, hatta müşahedetullah enede olur; o halde nefsin, enenin bir cüz'ü olması gerekmiyor mu?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ene mevhum ve itibari bir şey iken, nefis vücud-u haricisi (mevcut ve cismani) olan bir şeydir. Mevhum ve itibari bir şey, cismani ve mevcut bir şeye tabi olup, onun bir rüknü ya da cüzü olabilir, bunda bir tutarsızlık ve çelişkili taraf yoktur.

Bu hakikati şöyle bir temsil ile akla yaklaştıralım. Şöyle ki: Bir usta bir binayı fiilen yapmaya başlasa, binanın kalıbı ortaya çıktıkça, bu kalıba müterettib yani ona bağlı olarak mevhum ve itibari şeyler de kendiliğinden peyda olmaya başlar. Mesela; binanın önü ve arkası, altı ve üstü, sağı ve solu, güneyi ve kuzeyi gibi esas itibari olmadığı halde, bina ile ortaya çıkan nispi ve itibari kavramlar oluşur. Usta bu nispi ve itibari kavramları çekiç ve çivisi ile binaya çakmış değildir, yani onlar cismani olmadıkları için, binanın kalıbı ile açığa çıkmış şeylerdir. Bu yüzden bina onlara değil, onlar binaya tabidirler.

Aynen insan da bu bina gibi, Allah tarafından inşa olunurken, terettübi birtakım nispi ve itibari şeyler, insanın mahiyetinde peyda olmuşlardır. Ene ve cüzi irade bu kabildendir. Nefis, insanın kalıp ve cismaniyetinin adıdır, ene ise bu cisimde terettübi olarak çıkan mevhum ve tabi bir kavramdır. Bu sebeple nefis eneye değil, ene nefse bağlı olarak varlık sahasına çıkmıştır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

greatweb
Konuyla ilgili olduğu için bir düşüncemi paylaşmak istiyorum. Benim bazı derslerde duyduğum yanlış bir çıkarım var; şöyle ki: "Ene mahluk değildir; yani sen veya ben biz aslında yokuz" Ene Türkçe'ye Arapça'dan "ben" olarak çevirilir. Fakat Risale-i Nurdaki terim anlamı daha farklıdır. Risale-i Nur'da bizim birşeyleri sahiplenme duygumuz olarak kullanılmıştır. "Bu evi ben yaptım " örneğindeki gibi. Ene mahluk değildir demesi de bizim sahiplendiğimiz şeyler aslında bizim değil anlamındadır. Bizim olarak sahiplenebileceğimiz birşey yok. "Biz yokuz" demek bir nevi sofistlik oluyor ki ben bir Risale-i Nur talebesine yakıştıramıyorum.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zerre16
Ene hayali bir perdedir. Onda görünenler senin hanende görünüyor diye sahiplenemezsin. Belki menbaı sende olmayan bir hakikate perdedir, sıfatlarının keyfiyetinin bize göründüğü bir ayinedir. Nasıl ki evinde bir sinema bulunsa ve sen onun perdesinde evler, saraylar temaşa etsen, görsen, bütün bu ev ve saraylar benimdir diyebilir misin? Öyle de senin enen, vehmidir, vücud-u hariciyesi olmayan bir ince perde veyahut ayinedir. Nasıl onda sarayların tüm sıfatlarını, işitiyor, görüyor, letaifinle idrak edebiliyorsan, Halik-ı zü’l Celal, ene ayinesinde sıfatlarını okutturuyor, yine eneye derc ettiği letaif ile idrak ettiriyor, senin tüm letaifini ve cismaniyetini nurlandırıyor ta Ahsen-i takvime medar olasın. Ama sen, “tüm kainat ayinesinde görünen esbab, esbabındır; ene ayinesinde görünenler de benimdir” der, kainattakileri esbaba, sendeki tezahürleri de kendine mal eder, bir nevi bu ayinelere bir şirk musallat edersen, nurlanmak yerine, zülumata giriftar olur, ayette ki “şüphesiz insan çok zalimdir, çok cahildir” hükmüne muhatap olur, insanlıktan çıkarsın. Eğer vicdanın varsa böyle bir ihanet içinde olmazsın, teslim olur temaşa eder, idrak eder, “Sübhanallah” der, şükredersin.”
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
fakirullah
"Ene nefse takılmış" demek, ene cihazının hissettirdiği manalar, mahluk olan nefiste tadılıyor demektir. Mesela ene'de Allah'a ait bir esma olan malikiyet manası var, bu his nefsimizde kendini gösterip ortaya çıkıyor, nefsimiz kendisiyle alakalı her şeyi sahiplenmek istiyor. Cenabı Hakk'a ait olan rububiyet vasıflarının numuneleri eneye derc edilmiş, lakin bu hisler nefiste kendini gösteriyor. İnsan bu yüzden nefsini terbiye ediyor, enenin şer veçhinden gelen hisleri eğitip asıl mercisine döndürmeye çalışıyor. Eğer enenin şer veçhinden gelen hislerini fark edip, düzeltmeye çalışmazsa kendi nefsini malikiyet, hakimiyet, kudret sahibi, hikmet sahibi gibi aslında Allah'a ait vasıflarla tanımlarsa kendi nefsine bir Rablık vermiş oluyor. Perestişi, yönelişi, sevgisi, ilgisi kendine dönüyor; Allah’ın işlerini kendine mal ediyor, bu hırsızlığın üstüne o işlerle övünüp kendini mükemmel görüyor!. Kendini Yaratandan tamamen bihaber kalıyor. Firavun, Nemrud gibilerin düştüğü hata budur (Kendini Rab sanmak).. Yer, gök, zeminin korktuğu enenin bu vechidir. Eneden kaynaklı hisler ne kadar yoğun olursa olsun, nefis eğitilirse (26.sözün zeylindeki hatvelerle) o İlahlık Rablık sıfatlarının kendine ait olmadığını anlayıp Allah'a veriyor. Mesela “kusursuzluk” Allah'ın vasfıdır. Ama biz enede bunu hissediyoruz, işlerimizde kusursuz yaptığımıza inanmak, yani o vasfı sahiplenmek istiyoruz. Oysa mahluk olduğumuz için bu vasıf bize mal olamıyor, pek çok şeyimizde bir sürü kusurumuz var. Öyleyse bu hissi Allah niçin veriyor? Eğer nefsimizi hatvelerle eğitsek yani ona daim kusurlarını göstersek o zaman eneden gelen o hissi kendimize yapıştırmaya çalışmayız, "kusursuz olan Rabbimdir, bana bazı kamil işler yaptırması, kendi kusursuzluğunu benim üzerimde göstermesi yine O'nun kemalidir, en kusurluda kusursuzluğunu gösteriyor" gibi düşünürüz, Allah’ın Subhaniyetine imanımız artar, hamdimiz artar. Yoksa bizden sudur eden kamil işleri sahiplenip, -haşa, kendi kusursuzluğumuza delil yapmak olur ki, bu tamamen enenin verilişine zıd kullanılması ve nefsin şımartılması demektir. Bu nefse zulumden kurtulmak için bolca kusurlarımızla barışık olmalıyız.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...