"Madem nihâyetsiz derece-i kemalde bir cemal ve nihâyetsiz derece-i cemalde bir kemal; nihâyet derecede sevilir, muhabbete ve aşka lâyıktır..." Zikredilen esmâ-i İlahiyeyi de esas alarak genel mânada izahını yapar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Madem nihâyetsiz derece-i kemalde bir cemal ve nihâyetsiz derece-i cemalde bir kemal; nihâyet derecede sevilir, muhabbete ve aşka lâyıktır. Elbette âyinelerde ve âyinelerin kabiliyetlerine göre lemaatını ve cilvelerini görmek ve göstermekle tezahür etmek ister.”

Bir âyet-i kerîme’de şöyle buyruluyor:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zâriyât Suresi, 56)

Bu âyette geçen ibadet kelimesine birçok âlim gibi, Üstadımız da marifet mânası vermiş. Yani cinler de insanlar da Allah’ı tanımak için yaratılmışlardır. O’nu iman ile tanımayı ibadet takip eder.

Otuzuncu Söz’ün Ene bahsinde, insanın kendisine verilen sıfatları vahid-i kıyasi yaparak, Allah’ın sıfatlarına marifet kesb edeceği nazara verilir. O dersten öğrendiğimize göre insana verilen kudret sıfatının birinci hikmeti insanın İlâhî kudreti tanıması ve Allah’ın Kadîr olduğuna iman etmesidir. Aynı kudretle dünyevî işlerini görmesi ikinci derecededir. O dersten bu konuya şöyle intikal edebiliriz:

İnsan İlâhî sıfatları kendi sıfatlarını düşünerek bir derece bildiği gibi, İlâhî şuunatı da yine kendi hallerini, kabiliyetlerini, arzularını ölçü olarak bir derece bilebilir. Üstadımız 24. Söz’de; “İnsan evvela nefsini yani kendisini sever” buyuruyor. Bu sevgiyi kalbimize koyan Allah’tır. Her şeyden önce kendimizi seveceğiz ki bütün varlığımızı Allah’ın razı olduğu yolda kullanalım da sevilen bir kul olalım. İşte kendimizi sevmemizden hareketle Allah’ın da kendi cemal ve kemalini her türlü tahminin ve hayalin ötesinde münezzeh bir muhabbetle sevdiğini biliriz.

“ …Nihâyetsiz derece-i kemalde bir cemal ve nihâyetsiz derece-i cemalde bir kemal; nihâyet derecede sevilir, muhabbete ve aşka lâyıktır.” cümlesi bu mukaddes muhabbeti ders vermektedir. Allah kendi zatını sevdiği gibi esmâ ve sıfatlarını da sever. Bu sevgi ise onları tecelli ettirmekle tezahür eder. Allah, esmâsını sevdiği gibi onlara ayine olan mahlûkatını da sever.

Cemal ve kemalinin “lemaatını ve cilvelerini” o ayinelerde “görmek ve göstermek” ister. Bir mümin kendini Allah namına severse, başka varlıkları da yine Allah’ın isimlerine ayna olmaları cihetiyle severse, Allah’ın böyle kâmil bir aynayı daha fazla seveceği muhakkaktır.

Dersin devamında bu konuda bazı esmâdan örnekler veriliyor. Bu anlatılanları o misallere tatbik ederek şöyle diyebiliriz:

Allah, kendindeki “Rahîm ve Mün’im” isimlerini sever, sevdiği içindir ki onları tecellisiz bırakmaz, tecellî ettirir. Bu esmâsını seven Allah onların ayinelerini de sever. Yani hem rahmetini ve in’amını sever, hem de o rahmet ve in’ama mazhar olan mahlûklarını sever. Bu tecelliler bir müminin kalbinde imana, marifete ve muhabbete vesile olur.

“Vedud ve Maruf” olan Allah, böyle müminleri sever ve rızasına erdirir.

Bir misal daha verelim:

Allah, “Latîf ve Kerîm” isimlerini sevdiği gibi lütfuna ve keremine mazhar olanları da sever. Bu lütfa mazhar olanlar Allah’ın başka kullarına lütufta ve ikramda bulunurlarsa bu isimlere, kendi iradeleriyle bir başka şekilde ayna olmuş olurlar ve daha çok sevilirler.

Sair isimleri de aynı şekilde değerlendirebiliriz.

Nitekim bahsin sonunda şöyle buyruluyor:

“İşte Sâni’-i Zülcelâl, bütün masnuatını öyle bir tarzda yapmış ki ekserisi, hususan zîhayat kısmı, çok esmâ-i İlahiyeyi okutturur.”

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...