DAİMÎ TECELLİ

“Daimî kemâlât ise daimî tezahür ister.”(1)

Allah, Samed’dir, Ganiyyü-l-âlemîndir. O’nun zâtı hakkında ne ihtiyaç, ne de zorunluluk söz konusu olamaz. Allah’ın her sıfatı, her fiili ve her ismi sonsuz bir kemâle sahiptir. Allah, mükemmel bir güneş yarattığı gibi, ondan faydalanabilecek mükemmel gözler de yaratmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın ne güneşin ışık saçmasına ne de gözün görmesine muhtaç olması düşünülemeyeceğine göre, bu yaratışlar hem kemâlinin tezahür etmesi, hem de muhtaç varlıklara bir ikram, bir ihsan olmaları içindir.

Ancak, özellikle akıl sahibi olan insanlar, kâinatta ve kendi varlıklarında tecelli eden bu kemâle hayran ve bu ihsanlara minnettar olduktan sonra, bir daha dirilmemek üzere yokluğa atılırlarsa, ne bu mükemmel sanatları seyir için, ne de bu hârika ihsanlara şükür için kalplerinde bir arzu kalmaz.

Bu durumda insana akıl verilmesi, bu hârikaların seyrettirilmesi hem hikmetsiz ve israf olur, hem de yok olma korkusu insanı önce ümitsizliğe, sonra isyana ve küfre götürebilir.

İnsanın bu yaratılışı, ahiretin varlığına ayrı bir delildir. “Eğer vermek istemeseydi istemek vermezdi.” hakikatince, insana bu istidadın ve bu isteğin verilmesi ahiretin varlığını gösterir. Aksi halde, Cenâb-ı Hak insanları şükür ve ibadet için değil, -hâşâ- itiraz ve isyan için yaratmış gibi olur. Bu ise O’nun sonsuz rahmetine ve hikmetine de zıttır.

“…İnsan, sevdiği ve kıymetini takdir ettiği bir Cemâl-i Mutlak'tan ebedî ayrılmaktan gelen derin yarasını; ancak ona adavetle, ondan küsmekle ve onu inkâr etmekle tedavi edebilir. İşte kâfirlerin Allah'ın düşmanı olması, bu noktadan ileri geliyor.”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Onuncu Söz, Dördüncü Hakikat.
(2) bk. Lem’alar, Otuzuncu Lem'a, Altıncı Nükte.

Yükleniyor...