HİKMET VE AHİRET İLİŞKİSİ

“Hilkat-i kâinatta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet, inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlâhiye, kâinatın umumunda gösterdiği maslahatların riayeti ve hikmetlerin iltizamı lisanı ile saadet-i ebediyeyi ilân eder.”(1)

Hikmet; “gaye, fayda, ilim, sebep” gibi mânalara geliyor. Kâinatın yaratılışında tam bir hikmet hâkimdir. Her neye baksak ilim ve hikmetle yaratıldığını ve ondan nice inayetler, faydalar, maslahatlar doğduğunu görürüz. Bu hikmetler sonsuzdur. Tamamını bilmeye güç yetiremeyiz. Onun için, Üstadımızın; “merkezden muhite bakma” tavsiyesine uyarak, kâinatta merkez konumunda olan kendi varlığımız üzerinde biraz duralım. İnsandaki hikmet-i tammeyi bir derece gördükten sonra, insanı meyve veren kâinat ağacının da tamamen hikmetle dokunduğunu uzaktan da olsa seyretmeye çalışalım.

İnsan, tepeden tırnağa hep ilim ve hikmetle dokunmuştur.

“İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnudur. Ve Sâniin gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzuh-u delalet ile sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir. ...”(2)

İnsanın her hücresi, her organı, her duygusu ve her hissi Allah’ın hakîm olduğuna o kadar açık delâlet eder ki, sanki hikmet cisimleşmiş de o insan ortaya çıkmış gibidir. Meselâ, karaciğer hakkında yazılan bütün kitapları, sunulan bütün tezleri ve tebliğleri hayalen bir araya getirelim. Sanki onların taşıdığı bütün mânalar cisimleşmiş de karaciğer meydana gelmiştir.

İnsan vücudundaki hikmetler bir umman. Biz sadece, çoğu zaman pek aklımıza gelmeyen birkaç hikmetten söz edelim:

Başımızda saç olması bizim için bir inayet olduğu gibi, alnımızda saç olmaması da ayrı bir hikmet ve inayettir.

Bir arkadaşımızın yer yer gözüne bir şeyler damlattığını görenler kendisine bunun sebebini sorarlar. O da “Göz kapaklarımı ıslak tutan bezlerin çalışmasında bir arıza meydana gelmiş, onun için o bölgeyi ıslak tutmak için ilaç kullanıyorum.” diye cevap verir. Demek ki, gözümüz gibi o bezler de sonsuz bir hikmet ve inayetten haber veriyorlar

Bu hikmet dersini yaygınlaştıralım ve ağzımızdaki tükürük bezlerini düşünelim. Onlar muntazam ve hikmetli çalışmasalardı konuşmak için sık sık su içmemiz gerekecekti. Bu ise bizim için imkânsız denecek kadar zor bir iş olurdu. Demek ki, ağzımız ve dilimiz gibi tükürük bezlerimiz de yine sonsuz bir ilim ve hikmeti gösteriyorlar.

Bir dergide şöyle bir tespit yapılmıştı:

İnsanın başparmağı da diğerleriyle yan yana olsaydı, bugünkü medeniyet ortaya çıkmazdı. Ne kalem tutabilirdik, ne bir aleti kullanabilirdik. Demek ki, başparmağın yeri de el kadar, hikmet ve inayet taşıyor.

İşte kâinatı, her şeyiyle, sonsuz hikmetler taşıyan ve insan meyvesi veren muhteşem bir ağaç şeklinde yaratan Cenâb-ı Hak, onun meyvelerini hiçliğe ve yokluğa atmaz.

Dersin devamında şu hakikate dikkat çekilir:

"Akıl ve hikmet ve istikrâ ve tecrübenin şehadetleriyle sabit olan hilkat-i mevcudattaki adem-i abesiyet ve adem-i israf, saadet-i ebediyeye işaret eder."(3)

Burada hikmetli yaratılışın iki ayrı şubesi nazara verilmiş oluyor. Birisi adem-i abesiyet, yani her şeyin mânalı ve faydalı olması, hiçbir şeyin boş, gereksiz olmaması. İkincisi ise adem-i israf, yani hiçbir şeyin israf edilmemesi, her bir şeyin binlerce fayda sağlaması. Bunun misâlleri sayılamayacak kadar çoktur. Kendi vücudumuza baktığımızda hiçbir şeyin israf edilmediğini açıkça görürüz. Bir çift göz ile bütün renkleri, bütün şekilleri, uzakları, yakınları, büyükleri, küçükleri görürüz. Keza aynı ellerle hem yazı yazarız, hem sanat eserleri yaparız, hem de yüzümüzü temizleriz. Konuyu hücre çapında ele aldığımızda bir hücrenin yaptığı işleri yapmamız için binlerce fabrika gerektiğini bilim adamları hayretle görüyor ve anlatıyorlar. Konuyu element çapında ele aldığımızda, sayıları mahdut olan elementlerden sayısız eşyanın yaratıldığını yine hayretle müşahede ederiz.

Elementlerden ve hücrelerden, organlara ve kâinatın bütün sistemlerine kadar her şeyde görünen adem-i israf bize ders veriyor ki, eğer âhiret olmasa bütün bu varlıkların tamamı israf edilmiş olacaktır. Bunlar ancak saadet-i ebediyeyi netice vermekle hikmetsizlikten ve israftan kurtulurlar.

Üstadımızın ifadesiyle; “beden ruhun hanesi” olduğuna göre, bu hakikat ruhta da kendini gösterecektir ve göstermiştir. Yani, bedende gereksiz hiçbir organ bulunmadığı gibi, ruhta da görevsiz ve faydasız hiçbir duygu ve hiçbir his bulunmaz. Bunların her biri, insan için ayrı bir marifet vesilesi ve ayrı bir imtihan sorusudur. Meselâ, hayâl bunlardan sadece birisidir. İnsan bu manevî sermayesini güzel işler yapmanın ilk basamağı olarak kullanırsa hem dünyada faydalı işler yapar, hem de âhiretine sevaplar gönderir. Aksine, bu duyguyu insanlara zarar vermekte, meşru olmayan kazançlar temin etmekte kullanırsa hem dünyada hayvanlardan daha aşağı bir derekeye düşer, hem de âhirette bunun elim azabını çeker.

Sevgi hissi olmasa hayat azap olur. Korku hissi olmasa, insan kendini tehlikelerden sakınamaz; endişe hissi olmasa çalışma gereği duyulmaz. Merak olmasa ilimden uzak kalır. Gıpta hissi olmasa insan başkasına özenip ilerleyemez, sadece kendi kabiliyeti ve imkânlarıyla yetinir.

İnsandaki bu hislerin sadece dünya için verilmedikleri açıktır; ahiret hayatı olmasa insan ruhuna takılan bu büyük sermaye tamamen hikmetsiz ve israf olmuş olur.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz.
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zerre.
(3) bk.
Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz.

Yükleniyor...