İMAN BİR İNTİSÂBDIR

“… iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır.”(1)

İntisâb, insanın Allah’a inanması, kendisini O’nun kulu olarak bilmesi, O’na sığınması ve O’nun emirleri dâiresinde hareket etmeye karar vermesidir.

Nisbet ve intisâb arasında şöyle bir fark vardır. Süleymaniye camii için “Bu cami Mimar Sinan’ın eseridir.” dediğimizde o camiyi Sinan’a nisbet etmiş oluruz. O cami, şuurlu olsa da “Ben Sinan’ın eseriyim.” dese bu bir intisaptır. Yani kendini Sinan’a nisbet etmiş, onun eseri olduğunu bilmiş ve kabul etmiştir.

İnsanın da “Ben Allah’ın kuluyum, O’nun eseri, O’nun sanatıyım.” demesi onun Allah’a iman etmesi demektir ve bu iman aynı zamanda bir intisaptır.

İnsan bir âlimden ders aldığında onun talebesi olur, bu talebelik de bir intisaptır. O kişiden söz edilirken “falanın talebesi” derler ve onu hocasına nisbet ederek tanıtırlar. Keza bir mürşide intisâb eden kişi de onun müridi olmuş olur ve bu intisâb ile bilinir ve tanınır.

İman en büyük intisaptır. Kul olduklarını hiç düşünmeyen kimseler yanında, kendilerini batıl ilâhlara nisbet eden, onlara tapan ve onlardan medet dileyen kimseler de vardır.

İman, Allah’a O’nun bildirdiği gibi inanmakla kalbe yerleşir. Bundan dolayı batıl inançlara, gerçek mânasıyla iman denilmez.

“Bu intisâb sayesinde insanın, sanat-ı İlâhîye ve nukuş-u esmâ-i Rabbaniye itibâriyle bir kıymet alması”:

İnsanın gerçek kıymeti, “Allah’ın ahsen-i takvîmde yarattığı en güzel ve en mükemmel mahlûk” olmasındadır. İman etmekle bu büyük kıymetin şuuruna varan insan, kendinde tecelli eden İlâhî isimlerin her birini düşündükçe hem Rabbine şükreder hem de Allah katındaki kıymeti bu tefekkürle daha da artar.

Allah’ın ihya (hayat verme) fiilinin ve Muhyi (hayatı veren) isminin en güzel ve mükemmel şekilde insanda tecelli etmesi insana ayrı bir kıymet kazandırır. Balıklardan, aslanlara, cinlerden meleklere kadar bütün canlılara hayat ihsan eden Allah, bu en büyük ni’metini, en mükemmel şekilde insanda sergilemiştir.

Keza, rızıklandırma fiili ve Rezzak ismi de en ileri derecede insanda icra edilmiş ve kendini okutmuştur. İnsana ihsan edilen rızıklar saymakla bitmez. Bazı hayvanlar, miktar olarak, insandan daha fazla yeseler bile, bu kadar çeşitli ve lezzetli ni’metler hiçbir hayvana ihsan edilmemiştir.

Bir bütün olarak bedeninin ve ona takılı her bir organının şekline bakan mümin, Allah’ın tasvir fiilinin ve Musavvir isminin en mükemmel olarak bu bedende tecelli ettiğini düşünür. Anne rahminde kendinden hiç haberi yokken, iç içe karanlıkların ötesinde ona bu mükemmel bedenin ihsan edilmesinden dolayı kalbi şükür ve minnet duygularıyla dolar.

Diğer esmâ-i İlâhiyeyi de aynı şekilde düşündüğümüzde, insanın her bir ismin tecellisiyle ayrı bir şeref kazandığını ve ayrı bir kemâl bulduğunu anlar ve Rabbimize esmâ-i İlâhîyenin tecellileri sayısınca hamd ve şükrederiz.

Biz İlâhî sanatlardan ancak gözümüze çarpan ve nazar sahamıza girenleri bir derece tefekkür ediyor ve Allah’ın ne kadar büyük ve üstün bir sanatı olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Rabbimizin çok daha derin ve ince sanatlarını göremiyoruz.

İlgili bilim adamlarımızın kendi sahalarında verdikleri örnekler hem onları hem de dinleyen herkesi hayretler içinde bırakıyor. Bin defa büyütüldüğünde ancak küçük bir nokta kadar görülebilen bir hücrede, beş bin tane gen bulunduğunu ve yine insanın her hücresinde bütün organlarının manevî planının mevcut olduğunu, insan bedeninde her saniyede elli milyon hücrenin öldüğünü bir o kadarının da yaratıldığını dinlediğimizde Allah’ın sonsuz kudreti gibi sonsuz ilim ve hikmetine de akıl erdiremeyeceğimizi çok iyi anlıyoruz.

İnsanın gerçek kıymeti, ruhunun melekleri çok gerilerde bırakan istidatlarla donatılmış bulunmasında ve onun hanesi olan bedeninin, yaklaşık, yüz trilyon hücreden yapılmış bir kudret ve hikmet mu’cizesi olmasında aranmalıdır. İnsanın makam ve servet yönüyle başka insanlardan üstün olması ve onların nazarında büyük addedilmesi, bu gerçek kıymet yanında kayda değmeyecek kadar küçük ve önemsiz kalır.

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.

Yükleniyor...