İNSANIN İKİ AYRI CİHETİ

“Evet ey insan! Sende iki cihet var: Birisi, îcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrip, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet itibarıyla arıdan, serçeden aşağı; sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibarıyla; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhâr-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın.”(1)

Vücud varlık, icad ise var etmek demektir. Müsbet, “isbat edilmiş, ortaya konulmuş, yapılmış” mânasına gelir; zıddı menfidir. Menfi, nefyedilen manasına gelir, nefiy ise sürgün etmek, uzaklaştırmak demektir.

Boş bir arsada bir bina yaptığımızda ortaya bir eser çıkar ve kendini ispat eder. Buna göre bina yapmak müsbet bir iştir. Mevcut bir evi yıktığımızda, onu varlık sahasından sürmüş, ortadan kaldırmış oluruz. Bu ise menfi bir harekettir.

Fiil, iş demektir; infial ise “fiili kabûl etmek, kendisinde bir işin yapılmasına müsait olmak”tır. Mesela, yazı yazmak bir fiildir. Bu fiili suda icra edemeyiz. Dolayısıyla su, yazı yazma fiilini kabûl etmemiş olur. Ama bir kâğıda yazı yazarız, kâğıt, infial cihetiyle, kendisinde yazı yazılma fiilini kabûl etmiş olur.

İnsanın fiil ciheti, kendi gücü ve kuvvetiyle, şahsî ilmi ve becerisiyle bir şeyler ortaya koyması, bazı eserler yapmasıdır. İnfial ciheti ise onun İlâhî fiillerin icra edilmesine müsait bir varlık olmasıdır. Mesela, rızıklandırmak bir İlâhî fiildir. İnsan bu fiili kabûl eder, yani onda bu iş icra edilir. Ama bir taş rızıklanmayı kabûl etmez; rızka muhtaç olmadığı için rızıklanması da söz konusu olmaz. İşte infial cihetiyle insan taştan daha ileri geçer ve Rezzâk ismine mazhar olur

İnsanda tecelli eden bütün fiilî isimler, insanın infial cihetini ifâde eder. Tasvir fiiliyle sûret kazanmış, tezyîn fiiliyle bezenmiş, ihya fiiliyle hayâta kavuşmuş ve imate fiiliyle ölümü tatmıştır. Böylece insanda Musavvir, Müzeyyin, Muhyi ve Mümit isimleri tecelli etmiştir.

İnsan bu yönüyle çok zengindir, zira mahlûkât içerisinde İlâhî isimlere en büyük ve en câmi’ ayna insandır.

Kabûl ciheti bir yönüyle infial cihetidir. İnsan, kendisine tebliğ edilen İlâhî emirleri aklıyla kavramış, kalbiyle kabûl etmiştir. İman etmesi insanın kabûl cihetidir. İlâhî emirlere uyması da yine onun kabûl cihetini ifâde eder.

Duâ; yalvarma, çağırma demektir. Suâl ise sorma ve dilenme mânasına gelir. Nitekim soru soran kişiye sâil denildiği gibi, dilenciye de sâil denilir. İnsan, güç yetiremediği ve elinin yetişmediği arzularını ve ihtiyaçlarını Rabbinden duâ ve suâl ile ister. Bu ise “Hâlıkla abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir râbıtadır.”(2)

Nitekim Cenâb-ı Hak da Furkan sûresinde (77. âyet) duâ etmeyen insana bir değer vermeyeceğini açıkça beyân etmekte, Mü’min sûresinde de (60. âyet) “Bana duâ edin, size cevap vereyim.” buyurmaktadır.

“İnsanın vücûd ciheti ile arıdan, serçeden aşağı, sinekten örümcekten daha zayıf olması”:

Bu asrın teknoloji sahasındaki baş döndürücü gelişmeleri, önceki asırlarla mukayese edilemeyecek kadar ileridir. Ancak, bunların her biri, birer İlâhî fabrika olan hayvanlar âlemiyle mukayese edildiğinde çok sönük kalırlar. İnsanlar henüz çiçekten bal yapan yahut otlardan süt yapan fabrikalar kuramamışlardır. Her bir meyve ağacı öyle bir fabrikadır ki, imal ettiği mamullerin her birine fabrikanın tamamının bütün özelliklerini yerleştirmekte ve bu küçücük fabrika planları bir başka yerde ekildiğinde, ondan aynı fabrika elde edilmektedir.

İnsanlar, yaptıkları bir fabrikanın bütün özelliklerini taşıyan çekirdek fabrikalar yapamamışlardır.

Öte yandan bütün hayvanlar âlemi bir araya gelseler, bir çocuk kadar bilgi sahibi olamazlar. Yine canlı-cansız bütün varlıkların tesbîhleri hayâlen bir araya getirilse, kâmîl bir müminin tesbîhine yetişemez. Demek ki, insanın diğer canlılardan üstünlüğü, aklını doğru kullanması ve kalbini îmanla nûrlandırması cihetiyledir. O yönüyle hiçbir varlık onunla yarışamaz.

İman, marifet ve muhabbetten uzak kalan bir ruh, teknik sahada neler ortaya koyarsa koysun, hayvanlar âleminin çok gerilerinde kalır. Elbette ki hem iman ve marifette, hem de ilim ve teknikte ileri olmak en güzelidir.

“İkinci cihet itibâriyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhâr-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın”:

Bu konu, Otuzuncu Söz’deki Ene bahsinde en güzel şekilde işlenmiştir. Bu derste emanetle ilgili şu âyet-i kerîmenin açıklaması yapılmaktadır:

"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Gerçekten o çok zâlimdir, çok cahildir." (Ahzâb, 33/72)

Üstat Hazretleri “emanetin” müteaddid vecihleri bulunduğunu, bunlardan birisinin de “ene” olduğunu ifade ediyor. Buna göre, emanet insan ruhuna ihsan edilen istidattır. İnsan, bu istidat ile kendisine ihsân edilen sıfatları ve kâbiliyetleri vahid-i kıyâsî yapıp Allah’ın sıfatlarını ve şuûnatını bir derece bilmektedir.

Sıfatlardan bir örnek verelim. İnsanın istidadında irade etmek vardır. Ne göklerde, ne yerde, ne de dağda irade yoktur. İnsan kendisine ihsan edilen bu irade sıfatını doğru değerlendirmekle, bir işin yapılmasında ilk adımın irade olduğunu, bunu kudretin ve diğer sıfatların takip ettiğini bilir ve bu bilgisinden hareketle Allah’ın bu âlemi ve içindeki eşyâyı yaratmayı irade ettiğini ve kudretiyle, ilmiyle ve diğer sıfatlarıyla onları yaratarak varlık sahasına çıkardığını anlar.

Ayette sayılan o büyük varlıklarda bu sıfat olmadığından, onlar Allah’ı irade sahibi bir Hâlık olarak bilemezler. Üstad'ın bu açıklamasından anlaşılıyor ki gökler, yer ve dağlar Allah’ı bütün sıfatlarıyla ve şuûnatıyla bilme istidadında olmadıkları için, bu marifet yükünü kaldırmaya talip olamamışlardır. Yoksa o varlıkların bir İlâhî emri yerine getirmede tereddüt geçirmeleri ve çekinmeleri düşünülemez.

İnsan ise âyet-i kerîmede beyân edildiği gibi ibâdet için yaratılmıştır.

“Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

Bu âyet-i kerîmede geçen “ibâdet” kelimesini, birçok tefsir âlimi gibi, Üstat hazretleri de “marifet” olarak yorumlamıştır. Yani insan Allah’ı tanımak için yaratılmıştır, ibâdet bu tanımanın bir sonucudur. Allah’ı tanıması için gerekli bütün cihâzlar da onun istidadına konulmuştur. Allah’ın hayât, ilim, irade gibi sıfatları yanında afv, merhamet, gazab, kahır gibi şuûnatını da bilmesi için gerekli olan mânevî cihâzlar onun rûhunda mevcuttur.

İşte, insan bu büyük sermayesine bakarak, bu ağır yükü, bu marifet görevini üstlenmiş, ancak bunu yerine getiremeyen kimseler bu sermayeyi küfür ve isyanda kullanmakla nefislerine zulmetmişler, âyette haber verildiği gibi çok zalim ve çok cahil olmuşlardır.

“En kıymettar aletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.”(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.
(2) bk. İşârâtü’l-İ’caz, Bakara Suresi 21-22. Ayetlerin Tefsiri.
(3) bk. Sözler, Altıncı Söz.

Yükleniyor...