KÂMİL İNSAN

“Evet, hakikî terakki ise insana verilen kalb, sır, rûh, akıl, hattâ hayâl ve sâir kuvvelerin hayât-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazîfe-i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. ... ”(1)

Mesnevî-i Nûriye’de şöyle bir cümle geçer: "İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur.”(2)

İnsanın her organı gibi her duygusu ve her hissi de yaratılış gayesine uygun olarak kullanıldığında ibadetini yapmış olur. Aksi hâlde, ya isyanda kullanılmakla bir azap vesilesi olacak yahut boşuna harcanmakla zayi olup gidecektir.

Kâmil insan, bütün bu maddî ve mânevî sermayesini yerinde kullanan, her birinden ayrı bir feyiz, ayrı bir fayda ve sevap edinen kimsedir.

İnsan farklı sahâlarda ticaret yapan büyük bir holding gibidir. Kalbinin, aklının, hafızasının, hayalinin, sevgi ve korku hislerinin, şefkat ve merhametinin, himmet ve gayretinin her birisi müstakil bir ticaret ünitesidir. Her birinin kârı diğerinden farklıdır. Bütün bu kazançlar ruha ulaşarak onu zenginleştirir ve ulvîleştirir.

Kalb, iman mahâllidir. Bir insanın imanı ve marifeti ne kadar inkişaf ederse, o insan o kadar büyür, terakki eder.

Akıl, faydalı ilimlerde kullanıldığı taktirde sahibini yükseltir, terakki ettirir.

Sevgi hissi, Allah sevgisiyle ve mahlûkatı Allah namına sevmekle terakki eder ve sahibini yücelere çıkarır.

Korku hissi sayesinde, insan takva yolunu tutar, haramlardan ve günahlardan şiddetle kaçındığı gibi şüpheli şeylerden de uzak durur. Bu ise o insan için ayrı bir terakki vesilesidir.

Beden ruhun hizmetçisi olduğu gibi, şu gördüğümüz maddî âlem de bedenin hizmetine verilmiştir. Ruh, ne beslenmek için maddî gıdalara, ne de görmek için göze ihtiyaç duyar. Bedeni de kâinatı da “bir kitabın iki sayfası gibi” önüne alır, inceler, tefekkür eder.

İnsan, göz nimetine karşı Rabbine şükrettiği gibi güneş nimeti için de şükreder. Bu şükür rûhun hem gıdası, hem de aslî görevidir. Rûh îmanla nûrlanır, salih amelle terakki eder, tefekkürle yükselir, şükürle kemâle erer.

Üstat Hazretleri Yirmi Üçüncü Söz ile herkesin maddeye dalıp ruhunu unuttuğu bu gaflet ve menfaat asrında, bütün insanları bir bakıma aslî görevlerine çağırıyor. Onlara ahsen-i takvîmde yaratıldıklarını hatırlatıyor. Her biri elmas değerinde olan latîfelerini, duygularını, hislerini dünyanın cam parçaları hükmünde olan geçici zevkleri uğrunda zayi etmemelerini harika bir şekilde ders veriyor.

“Dünyâ âhiretin tarlasıdır.”(3) Bu hadîs-i şerîfin verdiği çok önemli dersi dikkate alan insanlar, tarlanın zevk ve safa yeri olmayıp çalışma yeri olduğunun idraki içinde, bu fâni âlemde baki âlem namına bir şeyler yapmaya, o âlemde işe yarayacak sermayeler edinmeye öncelik verirler. Adalet ve istikamet üzere bir hayat geçirip, tarlaya tarla kadar, ebedî menzillerine de ona göre değer verir, o ölçüde gönül bağlarlar.

Doğru yoldan sapmakla hakikate zıt bir yola giren ehl-i dalâlet ise dünyayı ebedî zannederler ve âhireti hiç düşünmezler. Ölümü hiçliğe atılma zanneder, bütün güçleriyle bu dünyaya çalışırlar. Ömür sermayelerinin tümünü nefislerinin emrine verir, süflî lezzetlerle oyalanır, ulvî zevklerden mahrum kalırlar.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.
(2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.
(3) bk. Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, I/412.

Yükleniyor...