MADDE ASIL DEĞİL

“Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona müsahhar kalsın ve tâbi’ olsun. Belki madde, bir mâna ile kaimdir. İşte o mâna, hayattır, ruhtur.”(1)

Bu ifadelerle kâinatın tümünde görev yapan her şey “kelimelere ve cümlelere” benzetilmiş, onların hayata hizmet etmekle mâna kazandıkları nazara verilmiştir. Hayat bu varlık âleminin mânası hükmündedir. Bu hakikat en açık şekilde insanda kendini gösterir. Bedendeki bütün organların şekilleri, yerleri, büyüklükleri ve vazifeleri hep hayata göre ayarlanmıştır. Yani organlarımız birer kelime gibidir ve ruha hizmet etmekle mâna kazanırlar. Hayat olmasa ne midenin hazmından söz edilebilir, ne gözlerin görmesinden, ne de kulakların işitmesinden...

Hayat olmasa, ne güneşin ışığının, ne atmosferin özelliklerinin, ne gece ve gündüzün, ne mevsimlerin niçin yaratıldıkları ve ne vazife gördükleri anlaşılmaz. Kâinat öyle özelliklerle donatılmıştır ki, bu fabrikadan hayat mahsulü alınsın. Bir çekirdeğin, bütün bir ağaçtan süzülmesi gibi, hayat da bütün varlık âleminden süzülmüştür.

Şu görünen âlem hayata hizmet ettiği gibi, onun bir küçük misali olan insanda da beden ruha hizmet etmektedir. Kâinat da hadimdir, beden de. Mahdum olan yani hizmet edilen hayattır, ruhtur.

Burada geçen hayat kelimesi umumî bir ifadedir, bitki hayatını da içine alır. Ruh sadece hayvanlarda ve insanlarda bulunur ve hayat ruhun bir sıfatıdır.

Dersin devamında madde ve hayat konusunda yapılan tespitlerden birkaçı:

“Bilbedahe madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.”

Madde hâkim değil mahkûmdur; yaptığı işleri kendi isteğiyle ve iradesiyle değil, her şeye hükmeden Rabbinin emri istikametinde yapmaya mecburdur. Ne dünya, yörüngesini değiştirebilir, ne atmosfer bir başka gezegene göç edebilir, ne de insandaki bir organ yahut bir hücre ruhun emri dışında bir iş görebilir. Eller mahkûmdur, kendi istekleriyle tutmazlar, kendi dilediklerini yazmazlar. Ruh ne emrederse onu yerine getirirler. Ayaklar da mahkûmdur kendi keyiflerine göre yürümezler, ruh nereyi isterse oraya giderler.

“Hem bizzarure madde lüb değil, esas değil, müstekar değil ki, işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.”

Bir çekirdeğin kabuğu, içindeki özün korunması içindir. Çekirdeğin lüb kısmı inkişaf ettikçe kabuğu zayıflamaya, yarılmaya, yırtılmaya başlar, tâ ki o çekirdekte planı çizilmiş olan meyve ortaya çıkabilsin, boy gösterebilsin.

Öz olmasa kabuk hiçbir mâna ifade etmez.

Bu kâinatın tümü de hayata göre kabuk ve kışır hükmündedir. Hayat olmasa, gece ile gündüzün, kışla yazın, oksijenle hidrojenin, demirle bakırın bir farkı olmaz.

“Hem madde esas değil,..., yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.”

Kabuk ve suret teşbihleri üzerinde durmuş olduk. Köpük benzetmesine de kısaca temas edelim. Nasıl biz, kabuğun içinde bir lüb bulunduğunu ve kelimenin suretinin arkasında bir mânanın hükmettiğini aklen biliyor ve görüyoruz. Aynı şekilde köpüklerin arkasında da bir denizin var olduğunu biliyoruz. O denizin varlığına göre köpüğün varlığı çok aşağı bir derecededir. Deniz olmasa köpük de olmaz. Mâna olmasa suret ortaya konmaz, öz olmasa kabuk yaratılmaz.

Bütün bu misaller, “madde asıl değil” hakikatini ispat etmekte ve kâinatın şu görünen maddesinin arkasında hayatın ve ruhun hükmettiğini nazara vermektedirler.

(1) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat.

Yükleniyor...