NAMAZIN MANASI

“Namazın manası, Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür. Yani, celaline karşı kavlen ve fiilen 'Sübhanallah' deyip takdis etmek. Hem kemaline karşı, lafzen ve amelen 'Allahü Ekber' deyip ta’zim etmek. Hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen 'Elhamdülillah' deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar.”(1)

Önce şunu ifade edelim: Celâl denilince Allah’ın bütün celalî isimleri kastedilmektedir; Celil, Kahhar, Azîm, Aziz, Cebbar, Mümit (ölümü veren), Müzill (zillete düşüren) gibi.

Cemâl denilince de bütün cemâlî isimler hatırlanır; Rahmân, Rahîm, Muhyi (hayatı veren), Rezzâk, Cemîl, Müzeyyin, Ğaffar, Settar, Şâfi, Muizz (izzetli kılan) gibi.

Aynı şekilde kemal kelimesiyle de bütün kemalî isimlere işaret edilir; Ehad, Samed, Hayy, Kayyum, Kadim, Baki, Ferd gibi.

Üstat Hazretleri, esmâ tecellilerini anlatırken bunların birbiri içinde seyredilebileceğine özellikle dikkat çeker. “Cemâlin gözünde celâl, celâlin gözünde cemâl.” olduğunu nazara verir. Meselâ semada celâl, zeminde cemâl hâkim ise de semânın da ayrı bir güzelliği, zeminin de yine ayrı bir haşmeti ve azameti vardır.

Çiçekte cemâl daha net görülmekle birlikte onun yaratılması ancak Allah’a mahsus bir kemaldir de. Bunları kesin hatlarla ayırmak doğru olmaz. Ancak bazı varlıklarda yahut olaylarda cemâl daha hâkim olarak görünür; bazılarında celâl, bazılarında da kemal öncelikle nazara çapar.

Bu Söz’de, namaz tesbihatıyla insanın mahiyeti arasında çok harika bir ilgi kurulmuştur. Nur Risaleleri’nde sıkça işlendiği gibi insanın mahiyeti “acz, fakr ve nakstan (kusurdan)” yoğrulmuştur. Meselâ, insan göze muhtaçtır, göz yapmaktan da acizdir. Birincisi, onun fakrını; ikincisi ise aczini gösterir. Aynı şekilde, insan ele, ayağa, kalbe, mideye, havaya, suya, aya, güneşe ve daha sayamayacağımız kadar nice şeylere muhtaçtır ve bunların hiçbirini de yapacak güce sahip değildir. Öte yandan, insanın kusuru, yani noksanlığı da sonsuzdur. Yorulması, uyuması, unutması, hastalanması, iradesinin cüz’i olması onun noksanlıklarından sadece bir kaçıdır.

İnsan, namaz boyunca, Rabbinin celâlini hatırlayarak O’nu tespih eder, cemâlini hatırlayarak O’na hamd eder ve sonsuz kemalini hatırlayarak O’nu tekbir eder.

Onun ruhu bu ulvî zikirleri yaparken, sanki bedeni de onu destekler ve tasdik eder.

Namaza başlarken Allahu ekber der. O, bu tekbiri yaparken iki elini birlikte kaldırmakla da sanki selâma durur ve bu tekbiri hâl diliyle destekler.

Rükûa gittiğinde “sübhanerabbiyel azîm” demekle Azîm olan Rabbini noksan sıfatlardan tenzih ederken, kendi noksanlığını da rüku ile yani huzurunda bel bükmek suretiyle fiilen ilân etmiş olur.

Aynı şekilde, secdeye kapandığında “sübhanerabbiyel a’la”, diyerek Allah’ı kavlen tespih ederken, fiilen de yüzünü yere sürmekle kendi noksaniyetini en ileri derecesiyle ilân eder.

Hamd ile namazın hareketleri arasında da yakın ilgi vardır. Bilim adamları, namazdaki her hareketin yüzlerce, binlerce kimyevî reaksiyon sonunda meydana geldiğini söylüyorlar. Ve bu hareketlerin her birisi hamdi gerektiren büyük birer mucize ve yine insan için büyük birer nimet oluyor.

Konuya şöyle de yaklaşabiliriz:

Namaz kılan mümin, rükûdan kalkarken “semi’allahü limen hamideh” der ve ilave eder: Rabbena lekelhamd.

Böylece bütün nimetlerin, terakkilerin ve inkişafların Allah’ın ihsanıyla olduğunu ilân etmiş olur. Onun o bükülmüş belini doğrultan Allah olduğu gibi, mahlûkatın her türlü sıkıntılarını gideren, onlara her çeşit terakki imkânlarını veren de yine O’dur.

Toprağa atılmış çekirdekler sanki secde halindedirler, Allah’ın ihsanıyla yeryüzüne çıkar ve boy gösterirler. Bu ise onların kıyamı gibidir.

Namazdan sonra dua ederken ellerimizi açmamızda da acz, fakr ve naks yönlerimiz kendilerini birlikte gösterir ve ilân ederler.

Dersin devamında,

“Tesbih ve tekbir ve hamd namazın çekirdekleri hükmündedirler.” buyrulur. Namaz boyunca okunan tesbihler, tekbirler ve hamdler birer meyve gibidirler ve bunların hepsi de o üç çekirdekten çıkmışlardır.

İlim tahsil eden bir öğrenci, öğrenimini tamamlayıp bir makama oturtulduğunda, o kürsü ve o mevki söz konusu öğrencinin ilmî çalışmalarının bir neticesi, bir meyvesi olarak değerlendirilebilir.

Tesbih, tekbir ve hamd namazın bütün rükünlerini adeta ihata etmiş gibidir. Namazın hemen başında bu üç zikir vardır; tekbirle başlanır, “sübhanekellahümme ve bihamdik”de hem tesbih, hem de hamd yer almaktadır.

Fatiha’da Rabb’l-âlemîn’e hamd edilir.

Rükûda “Sübhane Rabbiye’l-Azîm” denilerek tespih yapılır; kalkarken “Semi’ Allahü limen hamideh” denilerek hamd edilir.

Secdeye giderken de aynı şekilde tekbir getirilir, secdede tesbih görevi yapılır. Sonra, tekbir getirilerek kıyama durulur.

Demek oluyor ki, bir mümin namaz boyunca Allah’ı tesbih, tekbir ve hamd eder. Namazın sonunda da sanki yaptığı bu zikirleri “te’kid ve takviye” etmek üzere otuz üçer defa tekrarlar.

(1) bk. Sözler, Dokuzuncu Söz.

Yükleniyor...