NUR VE KUVVET

“Îman hem nûrdur, hem kuvvettir.”(1)

Bu cümlede geçen nûr kelimesi, “tenvîr eden, nûrlandıran, ışıklandıran” mânasındadır.

İnanmayan insan küfür karanlığında kalmıştır. Ne kendini okuyabilir, ne de kâinâtı. Her organının, her hücresinin ve her duygusunun ayrı birer mu’cize olduklarını hiç düşünmez. Sadece onları dünyânın geçici menfaatlerinde ve zevklerinde kullanmakla yetinir. Düşünmeden yaşar veya yaşıyorum zanneder.

Îman nûruyla kendini okuyan insan ise şöyle düşünür:

Ben Allah’ın eseriyim. Hayâtım O’nun Muhyi isminin tecellisi; sûretim Musavvir isminin tecellisi, her organımın ve her duygumun nice faydalar taşıması Âlim ve Hakîm isimlerinin tecellileri.

Ve ben varlığımda tecelli eden her bir İlâhî isimle ayrı bir rahmete mazhar olmaktayım ve ayrı bir şeref kazanmaktayım. Bunların her biri için ayrı bir şükür borcum vardır.

Allah’a îman etmekle böyle bir üstünlüğe ulaşan kişi, “Rabbine nasıl şükür ve ibâdet edeceği” sorularının cevabını da îmanın diğer iki rüknünde, yani kitaplara ve peygamberlere îmanda bulur. İşlerini, hareketlerini, düşüncelerini ve ahlâkını Kur’âna göre tanzim etmeye ve bu konuda yegâne rehber olan Allah Resulüne (asm) mutlak mânada itaat etmeye başlar. Böylece îman şerefine, salih amel ve güzel ahlâkı da ilave etmiş olur.

İman nûr olduğu gibi, ilim de nûrdur, ibâdet de nûrdur, güzel ahlâkın her bir şubesi de ayrı bir nûrdur.

Kalbi imanla nurlanan bir kul, bu sebepler dünyasında kendine düşen görevleri hassasiyetle yerine getirdikten sonra, âlemlerin Rabbi olan Allah’a tevekkül eder; mahlûkat âleminden gelecek zararlara ve tehlikelere gereğinden fazla önem vermez.

Îmanın çok büyük bir kuvvet olduğu bir sonraki cümlede şöyle beyân ediliyor:

“Evet, hakikî îmanı elde eden adam, kâinâta meydan okuyabilir ve îmanın kuvvetine göre, hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.”

Kâinâta meydan okumak, “varlık âlemindeki her şeyi Allah’ın emrinde bilmek ve O izin vermedikçe hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceğine kesin olarak inanmak” demektir. Bu gerçek, eşyâ için olduğu gibi olaylar için de geçerlidir ve “hâdisatın tazyikâtından kurtulabilir” ifâdesiyle de bu mâna ders verilmiştir.

Tansiyon yükselmesi gibi, dalgaların fırtına ile yükselmesi de bir hâdisedir. Denizi yapan başka, bu hâdiseyi yaratan başka olamaz. O hâlde, denizin sahibine îman ile intisâb eden bir mümin, dalgalardan korkmaz. Allah’ın Hakîm isminin gereği olarak tedbirini alır, ancak çok iyi bilir ki deniz kendiliğinden ona bir zarar veremez. Bu îmanla, fırtınaya ve yükselen dalgalara meydan okuyabilir, onlara karşı koyabilir.

İnsanın başına gelen bütün korkutucu ve zarar verici olaylar da böyledir. Hiçbiri kendi başına buyruk değildir.

“Her şeyin dizgini O’nun elinde, her şeyin hazînesi O’nun yanındadır.”(2)

O’nun izni olmaksızın ne ağaç meyve verebilir, ne de su insanı boğabilir.

Rızkı veren de Allah’tır, ölümü yaratan da. Kul ise kendi iradesine bırakılan işlerde sadece görevini en iyi şekilde yapmak durumundadır. Böylece bir hayra ulaştığında çok iyi bilir ki “Her hayır Allah’ın elindedir.” Ve bu güzel netice de O’nun ihsânıdır.

İmanın hem nûr, hem kuvvet olduğunun beyân edildiği paragrafın sonunda şu hüküm cümlesi geçer:

“ ... İman tevhîdi, tevhîd teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni iktizâ eder.”

Allah’ın varlığına îman eden insan tevhîd yoluna girmiş, O’nun birliğine de îman etmiştir.

Tevhîd, üçe ayrılıyor: Tevhîd-i zât, tevhîd-i sıfat ve tevhîd-i ef’al.

Allah’ın zâtının birliğine inanan insan O’nun, sıfatlarında da şeriki olmadığına inanır. Bir mümin, bütün kudretin ancak Allah’a ait olduğunu bilir. “Allah’tan başka kimsede havl ve kuvvet yoktur.” cümlesi kudret sıfatında tevhîdi ifâde eder.

Keza, ilim sıfatı da ancak Allah’a mahsûstur. Mahlûkâta ihsân edilen ilimler, O’nun Âlim isminin tecellileridir. Meleklerin, Hazret-I Âdem’le ilim konusunda tabi tutuldukları imtihan sonunda

“Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz (uzak tutarız). Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur.” (Bakara, 2/32)

demeleri de ilim sıfatında tevhîdi ifâde etmektedir.

Diğer sıfatları da aynı şekilde düşünen bir mümin, hiçbir varlığa hakikî manada ne kudret, ne ilim, ne irade verir. Hepsini Allah’tan bilir. O dilemedikçe hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceğine olan kuvvetli îmanı onu, tevhîdin bir sonraki kademesi olan teslime götürür.

“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.” (Fetih,48/7) âyet-i kerîmesinden aldığı dersle, her şeyi emirber askerler olarak gören insan, ancak Allah’a teslim olur ve yalnız O’na tevekkül eder.

İşte iki dünyâ saâdetinin reçetesi, hakikî îmanın meyveleri olan bu “teslim ve tevekküldür.” Bu reçeteyi kalb âlemine hakim kılan bir mümin dünyâda da mesut yaşar, âhirette de.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.
(2) bk. Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam.

Yükleniyor...