RUBUBİYET VE UBUDİYET DAİRELERİ

“Şimdi iki levha, iki daire görünüyor:"

"Biri, gayet muhteşem, muntazam bir daire-i Rububiyet ve gayet musanna, murassa bir levha-i san'at..."

"Diğeri: Gayet münevver, müzehher bir daire-i ubûdiyet ve gayet vâsi’, câmi' bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve îmân vardır ki, ikinci daire bütün kuvvetiyle birinci dairenin nâmına hareket eder.”(1)

Daire-i Rubûbiyet, Cenab-ı Hakk’ın, “zâtını, şuunâtını, sıfatlarını, fiillerini ve isimlerini” ifade etmektedir.

Daire-i ubûdiyet ise bir kul olarak daire-i Rubûbiyete karşı yapmamız gereken görevlerin tümünü içine alır.

Meselâ, Allah’ın zatı konusunda kulun ubudiyet görevi, O’nu “ezelî, ebedî, varlığı vacip, zamandan ve mekândan münezzeh, hiçbir varlığa hiçbir cihetle benzemez” olarak bilmektir.

Bir diğer misal; Allah’ın irade sıfatına karşı kulun ubudiyet görevi, kendi cüz’i iradesinin sınırlı olduğunu ve bir anda ancak bir şeye taalluk ettiğini düşünerek bu İlâhî sıfatın akıl almaz icraatları karşısında hayrete düşüp tekbir getirmektir.

Nur Risalelerinde geçen şu cümle, bu noktada bize bir ufuk açmaktadır:

“Kur’anın vazife-i asliyesi, daire-i rububiyetin kemâlât ve şuunatını ve daire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini talim etmektir.”(2)

Ubudiyetle ibadet arasındaki fark:

Ubudiyet kulluk demektir, insanın sonsuz “aczini, fakrını ve naksını (kusurunu, noksanlığını)” idrak etmesini ve kalbinin Allah’a karşı “tespih, şükür ve tekbir” mânalarıyla dolmasını ifade eder.

Ubudiyet devamlıdır, zira insan daima kuldur.

İbadet ise, Allah’ın emirlerinin yerine getirilmesidir; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi. Bu ibadetler sürekli değildir. Ancak, bir mümin günlük işlerini Kur’âna ve sünnete göre tanzim ettiğinde bunlar da ibadet hükmüne geçerler ve bir bakıma devamlılık arz ederler.

"Namaz kılanın diğer mübah dünyevi amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.”(3)

Nur Külliyatı’nda, şu varlık âlemine “kitab-ı Samedanî”, onda yazılan varlıklara ise “kelimat-ı kudret” denilmektedir. İşte bu kitabın yazılması daire-i Rubûbiyetten haber verdiği gibi, bu kâinat kitabını yazan kudrete ve o kudreti icraata sevk eden İlâhî ilim ve iradeye iman etmek de daire-i ubudiyetin en önemli vazifesidir. Yani, bu âlemi yaratmak Rubûbiyetten haber verdiği gibi, onun yaratıcısı olan Allah’a iman etmek de en büyük ubûdiyettir, yani kulun en birinci görevidir.

Biz sınırlı ilmimizle Allah’ın ne zatının, ne sıfatlarının, ne de fiillerinin hakikatini idrak edemeyiz. Bizler daire-i rububiyetin kemâlâtını ancak kâinatta sergilenen İlâhî eserlerde, mucize fiillerde ve akıl almaz ihsanlarda ve nimetlerde seyrederiz.

Cenâb-ı Hak, güneşi yarattığı gibi onu görecek gözleri de yaratmış, rızkı yarattığı gibi rızka muhtaçları da yaratmıştır. Keza hikmetli varlıklar yarattığı gibi, hikmettten anlayan akıl sahibi insanları da yaratmıştır.

Biz, Müzeyyin (tezyin eden süsleyen) isminin tecellisiyle güzelleşen bu âlemi seyrettiğimizde, ondaki bu akıl almaz güzelliğe hayran oluruz. İşte bu hayranlığımız bir ubûdiyettir, yani bir kul olarak yapmamız gereken bir görevdir.

Yeryüzünde Rezzak isminin tecellisiyle sergilenen ve istifademize sunulan çeşitli nimetleri büyük bir memnuniyet ve şükranla yer ve Rabbimize şükrederiz. İşte bu şükrümüzle, elementleri terbiye ederek rızık haline getiren daire-i Rubûbiyete karşı ubûdiyet görevimizi yerine getirmiş oluruz.

Yine biz, gözümüze nice manalar ve hikmetler yerleştirildiğini düşünür, Allah’ın Âlim ve Hakîm isimlerinin o küçük varlıktaki bu büyük tecellilerini hayretle seyrederiz. Gözdeki ilim ve hikmet cilvelerini düşünmemiz bizim için yine bir ubûdiyet görevidir. Yani, gözün terbiye edilmesi daire-i Rubûbiyete aittir, onun tefekkür edilmesi ve o büyük nimete karşı şükredilmesi ise daire-i ubûdiyete ait bir vecibedir.

İnsanın ubûdiyet görevi “tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve îmân” olmak üzere dört maddede özetlenmiştir.

Yani, insan öncelikle bu âlemi kuşatan harika ve güzel sanatları tefekkür edecektir. Bu tefekkür onu istihsana, yani onlardaki güzellikleri görüp takdir etmeye götürecek, sonra bu varlık âleminin sadece bir sanat eseri değil, aynı zamanda insan için büyük bir nimet olduğunu dikkate alacak ve bu sanatlı varlıkları onun imdadına koşturan Rabbinin varlığına iman ve O’nun sonsuz nimetlerine şükür edecektir.

Rububiyete karşı ubudiyet görevini en mükemmel yapan varlık insandır. İnsanlar içerisinde de peygamberler ve onlar içerisinde de bütün enbiyanın serveri, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (asm.)'dir. Bundan dolayıdır ki, Üstat Hazretleri Allah Resulünü (asm.) ubudiyet dairesinin reisi olarak vasıflandırmaktadır. Yani, hem iman, hem ibadet, hem takva, hem tefekkür, hem de ahlâk sahasında ondan daha ileri bir kul, daha büyük bir peygamber yoktur.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, On Sekizinci Söz.
(2) bk. age., Yirminci Söz, İkinci Makam.
(3) bk. age., Dördüncü Söz.

Yükleniyor...