RÜYETULLAHI ANLAMAK İÇİN...

“Mi’rac yoluyla beka âlemine girdi.”(1)

Üstad Bediüzzaman Hazretleri “Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.”(2) buyurmakla, ruhun başka âlemleri bu göze muhtaç olmadan da seyredebileceğine işaret eder. Bunun en güzel misali rüya hâdisesidir.

Üstad bir başka eserinde, “Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri, sür’at-ı ruh mizânıyla cereyan eder.”(3) buyurur.

Demek oluyor ki, rüyada gözümüzün devreden çıkmasıyla bizim için bambaşka âlemlere kapılar açıldığı gibi, uyanık halimizde de ruhumuz bedenimize galip gelse, imkânsız sandığımız nice işler görebileceğiz.

Bilindiği gibi, cihet ve yön ancak beden için söz konusudur. Ruh için ön, arka, sağ sol gibi kelimeler kullanılmaz. O halde, ruh bedene galip olunca, yön ve cihet devreden çıkar ve her tarafı birlikte ve beraber görebilir. Nitekim Allah Resûlü (asm.), arkadan gelenleri de aynen öndekiler gibi rahatlıkla görürdü.

Burada Hz. Mevlana’nın şu güzel sözünü hatırlayalım:

“Taraf ve cihet halk âlemindendir, emir âlemini cihetsiz bil.”

Nur Küllîyatı’nda şöyle bir dua cümlesi geçer:

“Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin asıllarını menba’larını göster.”(4)

Bu duayı rü’yet için yorumladığımızda şöyle diyebiliriz:

“Bizim bu dünyadaki görmemiz gölge gibidir; asıl görme âhirette, cennette ihsan edilecektir.”

Ehl-i Cennetin ruhu bedenlerine galiptir. Nitekim ehl-i cennet bir anda birçok mekânda birlikte bulunabilecektir. Buna bir de rü’yetteki İlâhî yakınlığın nuru eklendiğinde, o kâmil ruh, o anda bir feyze gark olacaklar ve Rabbini cihetten, mesafeden ve şekilden münezzeh bir keyfiyetle görecektir.

Rü’yet hâdisesini düşünürken, bizim bu dünyada ancak maddî ve kesif eşyayı görebildiğimizi, ruhu, aklı, hafızayı hatta tatları ve kokuları dahi göremediğimizi gözden pek uzak tutmamamız gerekir. Tâ ki, bir ismi Nur olduğu gibi, bütün isimleri ve sıfatları da nuranî olan Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetini bu dünyadaki görme hadisesiyle karıştırmayalım.

Füsusu’l-Hikem’i ve Mesnevî’yi şerheden büyük âlim ve mütefekkir Ahmed Avni beyin bu konudaki tespiti şöyledir:

Hak Tealâ Hazretleri... 'لَنتَرَانِي = lenterani' buyurdu. Ben görülmem demeyip, sen beni göremezsin dedi. Ve adem-i rü’yeti Cenâb-ı Musa’ya tahsis etti. Zira bu hitap esnasında Cenâb-ı Musa tekellüm halinde idi. ... Lenterani buyurması, sende bâkiye-i vücut oldukça beni göremezsin mânâsına müfid olur (mânâsını ifade eder).”

Ahmed Avni Bey bu ifadesiyle, rü’yet halinde kişinin kendinden geçeceğini, kendisinde varlık namına bir şey kalmayacağını, İlâhî tecelliye ve yakınlığa gark olacağını ifade etmekle cennetteki rü’yet için de önemli bir işaret vermiş oluyor.

İmam-ı Rabbanî Hazretleri de Mektûbat’ında bu mânâyı şöyle dile getirir:

“Hakkalyakîne gelince, bu dahi Sübhan Hakkı, taayyünün (görüşün) kalkmasından sonra müşahededen ibarettir. Hem de müteayyinin (görenin) dahi izmihlâlinden (yok olmasından) sonra. Ve bu, Hakkı Hak ile müşahededir, kendisi ile değil.”

Şunu da ifade edelim ki, Allah Resûlü (asm.) cenneti; “Ne göz görmüş ne kulak işitmiş ne de kalb-i beşere hutur etmiştir.” şeklinde tarif ediyor. Cenneti tahattur edemeyen bir insanın rü’yeti idrak etmesi düşünülemez.

Ahmed Avni beyin ve İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin beyanlarından anlaşılacağı gibi, rü’yete mazhariyet cennet ehlinin tamamen esmâ ve sıfat tecellilerine gark olduğu bir halde gerçekleşecektir. Bu da cennet hayatı sürdükleri aynı mekânda ve anda değil, muhtemelen çok özel ve apayrı şartlarda tahakkuk edecektir. Rü’yetten sonra çadırlarına döndüklerinde zevcelerinin kendilerini tanıyamayacakları mealindeki hadîs-i şerif (Müslim, Cennet 13) bu hususî şartlara bir işaret olsa gerektir. Gaybı ancak Allah bilir.

Bu konuda Üstat Hazretlerinin şu tesbitinin de önemle hatırlanması gerekiyor: “Mi’rac yoluyla beka âlemine girdi.”

Yani, Peygamber Efendimiz (asm.)'in rü’yete mazhar olması bu dünyada değil, beka âleminde gerçekleşti. Hz. Musa (as.) ise bu tecellinin dünyada gerçekleşmesini istemişti.

Bir âyet-i kerime’de mealen “İyi davrananlar için daha güzel karşılık, bir de ziyade vardır.” (Yunus, 10/26) buyruluyor. Âyette geçen “ziyade” kelimesini, Allah Resûlü (asm.), “Rahmanın cemâline nazar” şeklinde tefsir etmişlerdir.

Bir hadis-i şeriflerinde de “Rabbinizi, bedir gecesi Kamer’i, birbirinizle sıkışmayarak gördüğünüz gibi göreceksiniz.”(5) buyurmuşlardır.

Dikkati çeken nokta, hâdis-i şerîfte, Allah’ı göreceksiniz yerine, Rabbinizi göreceksiniz buyrulması.

Musa Aleyhisselâm da rü’yet talebini, “Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım.” şeklinde dile getirmişti.

Kâfirlerin kıyamet günü Cenâb-ı Hakk’ı göremeyeceklerini haber veren âyet-i kerimede de,“Hayır, onlar o gün muhakkak ki, Rablerini görmekten mahrum kalırlar.” (Mutaffifin, 83//15) buyrulması da çok önemlidir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri de “ve ileyhi’l-masîr” (dönüp gidilecek, rücu’ edilecek ancak O’dur) kelimesinin izahında “Doğrudan doğruya herkes kendi Hâlık’ı ve Ma’budu ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.” buyurmuştur.

Bu konuyu Abdulkadir Geylanî Hazretleri’nin şu duası ile noktalayalım:

“Allah’ım, bizi dünyada varlığını (mevcudiyetini) kalp gözüyle görenlerden eyle! Âhirette ise baş gözü ile (cemâline) bakanlardan (temaşa edenlerden) eyle!”

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Şemme.
(2) bk. Sözler, Altıncı Söz.
(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.
(4) bk. Sözler, Onuncu Söz, Beşinci Suret.
(5) bk. Buhari, Mevakitu's-Salat 6, 26, Tefsir, Kaf 1, Tevhid 24; Müslim, Mesacid 211.

Yükleniyor...