SAMEDANî MEKTUPLAR

“Îman, nasıl ki bir nûrdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubât-ı Samedâniyeyi okutturuyor...”(1)

İnsan, bir yönüyle şu kâinat kitabında bir kelime hükmünde ise de diğer taraftan her bir insanda kudret kalemiyle yazılmış nice mektuplar vardır. Her bir organı ayrı bir mektup olduğu gibi, her bir hücresi de çok hikmet dersleri taşıyan müstakil bir mektup gibidir.

Mektûbat-ı Samedaniye ifadesi, insandaki bu mektupların her birinin ortaya çıkmaları ve görevlerini yapabilmeleri için Allah’ın yardımına son derece muhtaç oldukları dersini verir. Bilindiği gibi Samed ismi; “Her şey O’na muhtaç olan, O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan” demektir.

Bu İlâhî isim, insanın tüm varlığında tecelli ettiği gibi, her bir organında, duygusunda, hatta hücresinde de tecelli eder. Mesela, göz insan kitabında bir tek mektup gibidir. Bu mektubun, kendisine yüklenen görevi yerine getirebilmesi için, başta güneş ışığı olmak üzere, bütün ışık kaynaklarına ihtiyacı vardır. Kulağımız ayrı bir mektuptur, işitebilmesi için havaya ve sesler âlemine muhtaçtır. Ayaklarımız yürüyebilmeleri için yer küresine ve onun muntazam hareket etmesine muhtaç olduğu gibi, midemiz de rızıklara muhtaçtır.

Bu ifadenin özellikle tercih edilmesi, bir yönüyle de gafil insanların büyük bir vartasını nazara vermek içindir. Şöyle ki;

Gaflete dalan insan, kendi varlığına, servetine, bilgisine o kadar önem verir ki bu gaflet karanlığı onu “üstünde yazılan bütün mektubât-ı Samedâniyeyi” okuyamaz hâle getirir. Mesela, kendini medih ve sena ederken, bunu yapabilmesi için havaya muhtaç olduğunu, dile, dişe, damağa muhtaç olduğunu, hatta tükürük bezlerine muhtaç olduğunu hiç düşünmez. Konuşmasında olduğu gibi yaptığı her işinde de bütün bir âlemin onun imdadına koştuğunu nazara almaz.

Bu dünyaya insan olarak gelmesi tabiî bir olaymış gibi ve onun imdadına gönderilen bütün varlıklar da ona hizmet etmeye sanki mecbur imişler gibi tuhaf bir ruh haletiyle bütün bu gerçekleri hiç düşünmeden yaşar.

Böyle bir adam karanlıkta kalmıştır. Bu karanlık o kadar şiddetlidir ki kendini görmesine ve düşünmesine engel olmaktadır. İşte mektûbat-ı Samedaniye ifadesi bu karanlığı ortadan kaldırır ve insanın yaptığı her işi, bütün bir kâinâtın yardımıyla yaptığını, bu cansız ve şuursuz eşyanın onun imdadına koşmalarının ise ancak Allah’ın inâyetiyle gerçekleştiğini ders verir.

Cümlenin devamında, “öyle de kâinatı dahi ışıklandırıyor, zaman-ı mâzi ve müstakbeli zulümâttan kurtarıyor.” buyurulur.

On Dokuzuncu Söz’de Allah Resulü (asm) hakkında,

“ ... bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müthiş suâl-i azîm olan 'Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?' suâllerine muknî, makbûl cevap verir.”(2)

buyurulur. Bu ifadenin ışığında, mazi ve müstakbel kavramlarını nereden gelip nereye gittiğimiz şeklinde anlayabiliriz.

İnsan, kâinât ağacının meyvesi olduğundan, insan için sorulan bu üç soruyu bütün varlık âlemi için de sorabiliriz. Kâinât nedir, nereden gelmekte ve nereye gitmektedir? İşte hem insan, hem de kâinât hakkında sorulan bu soruların cevapları ancak îman nûruyla bilinebilir.

O nûr ile bakıldığında bu varlık âleminin ve onun meyvesi olan insanın İlâhî isim ve sıfatların tecellileri oldukları, o isim ve sıfatlardan geldikleri anlaşılır. Hâdîs-i Şerifte âhiretin tarlası olduğu haber verilen bu dünya, o ebedî âlem hesabına çalışmakta ve ona doğru gitmektedir. Dünyanın mahsulleri olan insanların yolculukları da yine ahirete doğrudur; ya ebedî saadet diyarına yahut ebedî azap menziline...

Öte yandan, bir dakika sonrası hakkında hiçbir bilgisi olmayan insan, iman nûruyla baktığında ölümün hakikatini, kabir hayatını, kıyameti, mahşer meydanını, sıratı, mizanı, cennet ve cehennemi bilmektedir. Aynı şekilde, geçmiş asırlarda insanları irşad ve ikaz için gönderilen peygamberlerin kıssalarını da yine iman nûruyla, Kur’ânın bildirmesiyle bilmekte ve onlardan gerekli ibret derslerini almaktadır.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.
(2) bk. age., On Dokuzuncu Söz.

Yükleniyor...