TABİAT BATAKLIĞI

“Asnâmı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır.”(1)

Allah’ın bir ihsanı olan nimetleri kendilerine mal edenler, Karun gibi “ben yaptım, ben kazandım” diyerek şirke düştükleri gibi, sebeplere tesir gücü vererek İlâhî eserleri onlara isnat edenler de sebepleri ve tabiatı yaratılışa bir nevi ortak etmiş olurlar.

Hiçbir vicdan tabiata minnettar olma zilletine düşmeyeceği için, eşyanın yaratılışını tabiata isnat edenler şükürsüz bir hayat yaşarlar. Meselâ, bir meyveyi yiyen bir tabiatperest bu meyvenin ağaçtan tabiî olarak çıktığını vehmetse bile ne ağaca teşekkür eder, ne de tabiata. Vicdanı buna müsaade etmez ve o nimeti hiç düşünmeksizin yer; şükür kapısını çalamaz olur.

“Herkes ayinesinin müşahedesine tabidir.” hükmünce, bir insan kendini nasıl değerlendirirse kâinatı ve tabiatı da aynı şekilde değerlendirir. Kendini istiklal sahibi, sorumsuz bir varlık telakki eden insan, tabiatı ve ondaki eşyayı da kendisine kıyas ederek onları da serbest ve müstakil addeder.

Tabiat kelimesi uygulamada iki ayrı mâna ile kullanılıyor. Birisi, “bütün kâinat”; diğeri ise “fıtrat, yaratılış”. Annelerin tabiatında şefkat vardır, dediğimizde, tabiatı bu ikinci mâna ile kullanmış oluyoruz.

Gözün tabiatında görmek, elinkinde tutmak, ayağınkinde yürümek vardır. Bu varlıklara bu tabiatları kimin taktığını düşünmeyen insan, kendisini kuşatan âlemi de aynı gaflet ile değerlendirir. “Güneş'in tabiatında ışık saçmak, elma ağacının tabiatında elma vermek vardır…” diyerek her bir şeyin malikiyetini ve idaresini o şeyin tabiatına mal eder. Dünyada rahat yaşamanın yolunu bu gaflette bulur ve böylece nefsinin emrinde sorumsuz bir hayat sürer.

Nefis, Allah’a iman ettiği takdirde bunu salih amelin takip edeceğini de çok iyi bildiğinden, kulluğun icaplarını yerine getirmekten kaçmak ister. Bu noktada en fazla sığındığı batıl düşünce ise tabiatperestiktir. Her ihtiyacını çevresindeki varlıkların düzenli ve hikmetli faaliyetleri sayesinde gördüğünü bilen insanın önüne iki yol açılır. Ya bu hizmetçilerin yaratıcısına inanacak yahut onların, bu görevleri tabii olarak yaptıklarını vehmederek kendini aldatacak ve oyalayacaktır. Artık her şeyi sahipsiz ve her hadiseyi tabiî gören böyle bir insan, bütün batıl inanışlara ve yanlış felsefî akımlara açık bir haldedir.

Tabiat konusunda çok önemli bir tespit:

“Evet, tabiatın perdesiyle Allah'ın nurunu görmeyen insan, her şeye bir ulûhiyet verip kendi başına musallat eder.”(2)

Nur Külliyatı’nda “perde” kelimesi iki ayrı manasıyla harika bir şekilde işlenmiştir. Biri “tenteneli bir perde”, diğeri “sinema perdeleri.”

Sebeplerinin tenteneli bir perde gibi olduğu, yani az bir dikkatle arkasındaki hakikatin görülebileceği ifade edilir. Bir meyve ağacı tenteneli bir perdedir. Ağacın bizi tanımadığı, ihtiyacımızı ve damak zevkimizi bilmediği, ayrıca meyveyi kendi iradesiyle yapmadığı düşünüldüğünde bu tenteneli perde arkasında Allah’ın Rezzâk, Kerîm, Latîf isimleri görülür.

Yine Nur’larda cemâl-i manevî ifadesi geçer. Esmâ-i hüsnânın hepsi manevî bir güzelliğe sahiptir. Ancak, esmânın hepsi gizlidirler, yani göz ile görünmezler. Onların güzelliği ancak tecellilerinin güzelliğinde okunur. Örneğimizden hareket edersek, bir meyve bir sinema perdesi gibidir, ona bakanlar o perde üzerinde Allah’ın Rezzâk, Kerîm, Latîf isimlerinin tecellisini seyrederler.

İşte tabiat perdesinde Allah’ın esmâ ve sıfat tecellilerini okuyamayan insanlar için tabiat tenteneli bir perde olmaktan çıkar, hakikatleri görmeye engel kalın bir perde olur. Nitekim Üstat Hazretleri gaflet için de “hicab, perde” tabirlerini kullanır.

Tabiatı seven, ondan istifade eden, ondaki kemale hayran olan insan, Allah’a şükür ve hamd etmediği takdirde tabiata hayran olacak, onu medih ve sena edecek, ona bağlanacaktır. Bu ise tabiata bir nevi ulûhiyet vermek demektir. Bu telakki insanı dünyada sahipsiz ve hamisiz bıraktığı gibi, ahirette de azaba müstehak kılmakla onun başına bir bela olur.

Camid, şuursuz ve kör tabiat:

“…her şeyde Hâlık-ı Külli Şeye has, parlak sikkeyi görmeyip âciz, câmid, şuursuz, kör ve iki eli tesadüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, … mevcudatın bir kısmını ona mal eder.”(3)

Üstat Hazretleri sebeplerin ve tabiatın yaratma özelliğine sahip olmadıklarını nazara verirken, onlar için “camid, cahil, kör, sağır” gibi ifadeler kullanır. Böylece hayat, ilim, irade, kudret, görme, işitme sıfatlarına sahip olmayan bir şeyin yaratıcı olamayacağına dikkat çeker. Bu İlâhî sıfatlar sonsuz ve mutlak olarak Allah’ın sıfatlarıdır ve yaratma da ancak O’na mahsustur.

Kör, sağır ve kuvvetsiz bir insandan bir eser yapması beklenemezken, ondan hayatı da alsanız artık bir harf dahi yazamaz hale gelir. İşte bu noksan sıfatlar tabiatın ve sebeplerin sıfatlarıdır.

Tabiat camiddir hayat nedir bilmez; kördür, bizi görmez; sağırdır sesimizi işitmez; iradesi yoktur, ona İlâhî irade ile konulan kuvvetleri dilediği gibi kullanamaz.

Böyle bir tabiatın bu kadar hikmetli, sanatlı ve canlı varlıkları yaratması mümkün olmadığından mânasız bir kelime olan tesadüfe takılmaya mecbur oluyorlar. Tesadüf kelimesi ilmin, hikmetin, iradenin dışında, kendiliğinden olan rastgele şeyler için kullanılır.

Kâinattaki her şey tesadüfü reddeder ve İlâhî iradeyi gösterir. Sadece bir örnek verelim:

Bu sayısız varlıklar içerisinde sadece insanlara ve hayvanlara göz nimetinin verilmesi tesadüfle izah edilemez. Tesadüf olsa ağaçların da bir kısmı görürlerdi, taşların ve toprakların da bazısında görme özelliği olurdu. Bu sıfatın sadece canlılara verilmesi ancak irade ile izah edilebilir. Öte yandan, canlılara verilen göz nimeti tesadüfen olsaydı bazılarına verilmez, bazılarına iki, bazılarına üç, bazısına beş-on tane verilir ve yine bir kısmının gözleri ellerinde, bir kısmınınki enselerinde veya midelerinde olurdu. Bütün canlılara ikişer tane göz verilmesi, her ikisinin de yüzlerinde yer alması, simetrik olarak ve eşit büyüklükte yerleştirilmesi ancak ilim ve irade ile izah edilebilir.

Tesadüf kelimesi ihtimaller teorisinde çokça kullanılır. Bir şey sonsuzda bir ihtimalle meydana geliyorsa, ona tesadüf denilmez, kanun denilir. Meselâ, Dünya'nın büyüklüğü, Güneş'e olan uzaklığı ve eğimi sonsuzda bir ihtimal iledir. Sadece büyüklüğünü düşünelim: Dünya mevcut büyüklüğünün iki katı, on katı, yüz katı, milyon katı olabileceği gibi yine mevcut halinin yarısı kadar, dörtte biri kadar, milyonda biri kadar da olabilirdi. Bunların hiçbiri dünya hayatını netice vermezdi. Dünyanın yaşanabilir bir yer olması için büyüklüğünün bu kadar olması gerekir. Bu ise sonsuzda bir ihtimaldir. Sonsuzda bir ihtimalle bir şey meydana gelmez. Geliyorsa bu hâl, ihtimalle ve tesadüfle değil irade ve kanunla ifade edilir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.
(2) bk. age.
(3) bk. age.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...