Block title
Block content

MÂNÂ-YI HARFÎ

 

Mânâ-yı harfî, başkasının mânâsını göstermek. Başkasının bilinmesine hizmet etmek. Varlıkları, Allah’ın isimlerine ayna olmaları yönüyle tefekkür etmek.

Arapçada harf, “Kendisinde bir mânâ olmayıp başkasının mânâsına hizmet eden” demektir. İsim ise, kendisinde bizzat mana olandır.

Mânâ-yı harfî, kâinata Allah namına bakmaktır. Böyle bir bakışta her varlık Allah’ı tanıtan, O’nun isim ve sıfatlarına delalet eden bir harf hükmünde olur.

Mânây-ı ismî ise, kâinata bizzat kâinat namına bakmaktır. Böyle bir bakışta, varlıkların Allah’a delaleti gizlenir, sadece o varlıkların kendileri görülür.

Pencereye bakmakla pencereden bakmak elbette bir değildir. İşte, mânây-ı ismî pencereye bakmak, mânây-ı harfî ise pencereden seyretmektir.

İlâhî fermanda hem göklerin ve yerin yaratılışına hem de insanın ana rahminde geçirdiği safhalara sıkça dikkat çekilir. Her şey Allah’ın eseri, mahlûku, mülkü olarak takdim edilir ve insan, âlemin her köşesini bu şuurla gezer ve kendisini İlâhî sanatların sergilendiği uçsuz bucaksız bir sergide, muhteşem bir fuarda hisseder. İşte insanın ve âlemin bu mânâda değerlendirilmesine Bediüzzaman, mânâ-yı harfî diyor. Yani, böyle bir insan, kâinattaki her esere yaratıcısı namına bakar ve baktırır.

İnsan, kendi nefsini mânâ-yı harfiyle değerlendirmeli, “Bu hayat benim şahsî malım değil, eğer öyle olsaydı ölüm bana yaklaşamazdı.” demeli ve hayatını Allah’ın Muhyi (hayat verici) isminin bir cilvesi bilmelidir. Bu noktaya varan insan, ömrünü kendi keyfince kullanamaz; Allah’ın rızası yolunda geçirmeye gayret eder.

Aynı şekilde, varlığını Mucid (var edici) isminin, görmesini ve işitmesini de Basîr ve Semi’ isimlerinin tecellisi bilmelidir.

Bu noktaya erişen bir kalbi kibir istila edemez, gurur lekeleyemez. Böyle bir kalbin sahibi, başka varlıkları da aynı mânâda değerlendireceği için, hiçbir mahlûka zarar veremez. Çünkü çok iyi bilir ki, onlar da kendi nefislerine mâlik değildirler; onlar da Allah’ın mahlûkudurlar.

“Hiçbir şey, bir zerreye bile, mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semanın yıldızlarına mazhar olur.” (Mesnevi-i Nuriye)

Masdar; bir şeyin çıktığı, sudur ettiği yer demektir. Mazhar ise, o şeyin zahir olduğu, göründüğü, kendini gösterdiği mekândır.

Materyalistler ve tabiatçılar, masdar ile mazharı, bir başka ifadeyle sudur ile zuhuru birbirine karıştırıyor ve aldanıyorlar.

Bediüzzaman’ın vecizesini bir misâl ile açıklamaya çalışalım: Güneşe karşı tuttuğumuz bir ayna, parıl parıl parlar. “Aynada ışık olduğunu” söyle-diğimizde, doğruyu ifade etmiş oluruz. Böyle demekle, güneşin aynadan zuhur ettiğini, ışığını onda gösterdiğini ifade etmek isteriz. Böylece aynadaki ışığa mana-yı harfiyle bakmış oluruz.

“Aynada ışık yoktur.” dediğimizde de sözümüz yine doğrudur. Çünkü o cam parçası bir ışığa masdar değildir; yani ışık o cam parçasından sudur etmez, çıkmaz. Bu misâli, diğer varlıklara da uygulayabiliriz.

bk. Mânâ-yı ismi

Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3316 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
Yükleniyor...